Cuma, 21 Kasım 2008
 
İyi hikâye, kötü film PDF Yazdır ePosta
Sırrı Süreyya Önder ile Beynelmilel hâlâ gösterimde iken tanışmıştık. Ben çay üstüne çay deviriyordum, o anı üzerine anı... Yağ gibi akıyordu, anlattıklarının üzerinde. Hikâyelerinin çoğu 12 Eylül darbesi faciası ve akabinde gerçekleşen dramatik hayata tutunma çabalarıydı, ama öyle bir anlatıyordu ki, gülmekten yanaklarım ağrımıştı.

Bir ara içimden 'yuh be kızım, güldüğün adamın hayatı' diye geçirip kendimi ayıplamıştım. Ama sonra 'bunu hak ediyor' diye düşünmüştüm. İnsanı kendi hikâyesinin matlığı ile yüzleştirecek kadar, 'Ne sıkıcı bir hayat yaşamışım' dedirtecek kadar iyi anlatıyordu çünkü. Hakkı yoktu buna ve bu yüzden her şeyi hak ediyordu. Kıskançlığın kendine özgü mantığı...

Tam bir yıl önce, kafasındaki senaryonun taslağını anlattığında çok heyecanlanmıştım; O... Çocukları'nı izledikten sonra ise filmin küfürbaz Mehtap ablasından ödünç aldığım bir dille şöyle dedim kendime, 'Bu kadar iyi bir hikâye bu kadar mı p.ç edilir?' Zira benim dinlediğim hikâye, daha taslak iken bile, zengin dokunuşu ve mizahi örgüsünü yedeğine katıp dörtnala politik hicve koşan bir projeydi. Film ise hikâyede güçlü olan her şeyi küçük figürasyonlara indirgemiş. O... Çocukları, bu memlekette devletin milletine yaptığı muamelenin ta kendisi olmaktan çıkıp, hiçbir tevriye sanatına imkân vermeyecek şekilde harbiden salt Tarlabaşı bahtsızlarını ifade eder hale gelmiş.

1981'in askerî rejimle yönetilen günlerinde, ömürlerinde silah taşımamış adamların işkence altında son bulan hayatlarına devlet eliyle kaza süsü verilirken, Tarlabaşı'ndaki bir evde son derece ilginç şeyler olmakta. Hayat kadınlarının çocuklarına bakıcılık yapan Mehtap, kocası ve kardeşi 'içeride' olan bir anneyi küçük kızıyla birlikte gizlemeyi kabul ediyor. Anne İtalya'ya kaçıyor ve kızını aldırmanın yollarını arıyor. Bir yol bulunuyor nitekim. İtalyan bir çift küçük Hazan'ı, kendi kızları gibi göstererek Türkiye'den çıkaracak, İtalya'ya getirecek. Ancak bunun için Hazan'ın biraz İtalyanca öğrenmesi gerekecek. Öğretici ise konservatuvar öğrencisi, yarı Türk yarı İtalyan Donatella kılığındaki Özgü Namal olacak. Gelgelelim, Namal, Beynelmilel'de sergilediği performansın yanına bile yaklaşamıyor, muhteşem güzelliği bile onu Mehtap ablayı canlandıran Demet Akbağ'ın gölgesinde ezilmekten kurtaramıyor. Bu İtalyan kızın kendisini bırakıp giden bir Türk babanın dilini böylesine akıcı konuşabilmek için gereken motivasyonu nereden bulduğu ve anadili olması gereken İtalyancasının neden bu kadar berbat olduğu da anlaşılamıyor. Konservatuvarlı Donatella ile yakınlaşabilecek düzeyde bir adam haline gelmesi için doğallığından ödün verilen, hızlandırılmış janti, kaçakçı Saffet karakteri, parlak olmanın ötesinde, filmi adeta yaralıyor. Hatice rolünde oldukça trajik bir yan hikâyenin kahramanı olan İpek Tuzcuoğlu dahi, yönetmenin kötü performansının kurbanı olmuş durumda. Demet Akbağ güçlü oynuyor, attığı pasların diğer karakterlerce tutulduğu, karşılandığı karelerde hikâye de ışıldıyor nitekim. Zaten Demet Akbağ ve başta Hayati karakteri olmak üzere, çocuk oyuncuların tatlılığı götürüyor filmi. Müzik kullanımı ise skandal derecede kötü. Ama en kötü olan şey, filmin en kötü oynayan iki oyuncusunun (Özgü Namal-Sarp Apak) canlandırdığı karakterler üzerinden sürmesi. 80'li yıllarda, babası işkencede, annesi İtalya'da, kendisi ise anaçlığı 'bana emanet edilen çocuğu devlet bile elimden alamaz' iddiasıyla maruf eski hayat kadınının evinde olan bir çocuk söz konusu ama film, bu imkânları değerlendiremiyor. Siyasi bir travmanın yol açtığı absürd karşılaşmalar, farklı insani deneyimler ve sürprizler için çok ideal bir alan olabilecek bu tarafsız bölgede, Donatella-Saffet aşkına odaklanmak gibi bir yola savrulmak büyük talihsizlik yönetmen için. Finaldeki buluş, sürekli fikir üreten Hayati'nin bulduğu çözüm ise o kadar aceleci ve özetleyici bir üslupla anlatılıyor ki, insan koca bir 'açıklama' ihtiyacıyla, bir 'nasıl yani?' sorusuyla kalkıyor koltuktan.

O... Çocukları, 12 Eylül hikâyesi olmak için fazla eklektik, bir Türkiye hikâyesi olmak için fazla spesifik bir film olmuş. Neyse ki Sırrı Süreyya Önder'in elinde daha çok hikâye var diyerek teselli buluyorum. Bir de, kendi hikâyelerini kendi sinematografisiyle anlatsın lütfen, diye temenni ediyorum. Çünkü o hikâyeler, bunu hak ediyor. Bir sinemaseverin o hikâyeleri sahibi adına kıskanma hakkı.

 

User21