|
| Ferzan Özpetek yedinci filminde, deyim yerindeyse karanlık sulara dalıyor. Sinemasının bizi alıştırmadığı kadar karanlık, kötümser ve dramatik bir film bu... Oysa önceki filmlerinde, hemen hep eşcinsel duyarlıklı öyküleri belli bir iyimser çerçeveden anlatmayı seviyordu: Cinsellik farkları önemli değil, birbirimize hoşgörüyle bakıp birlikte yaşayıp gidiyoruz filan... İdeali bu olurdu, doğru. Ama o kadar kolay mı? Bu kez eşcinsellik yok. Ama güçlü tutkular ve saplantıyla örtüşen aşklar var. İnsan, Yağmurda Şarkı ve 7 Kardeşe 7 Gelin filmlerinin ustası Stanley Donen'in unutulmaz deyişini hatırlıyor. Hani yıllar sonra, yaşlı bir eşcinsel çiftin öyküsünü anlattığı alabildiğine hüzünlü Merdiven filmini niye yaptığını sormuşlar da, şöyle demiş: "Ömür boyu yağmurda şarkı söylenmez ki!" Belki Ferzan da o noktada. Her ne kadar bu film kendi projesi olmayan 'ısmarlama' bir iş olsa da... Bu çok kahramanlı film, temelde bir yıldır ayrı yaşayan bir çiftin öyküsünü anlatıyor. Emma ve Antonio ciddi karakter farkları nedeniyle ayrılmışlar, iki çocukları anneyle kalmıştır. Ama Antonio sürekli kadının çevresinde dolaşmakta, onunla yeniden birleşme hayalleri kurmaktadır. Emma ona biraz hoşgörü gösterdiğinde, asıl yüzü, yani dengesiz ve manyak yanı yine ortaya çıkacaktır. Çevrelerinde başka karakterler vardır: Seçime hazırlanan ve ailesini tümüyle ihmal eden bir politikacı, ilk partisine giden genç bir çocuk, yeni bir ilişkiye hazırlanan bir kadın öğretmen, vs. Ama tüm bunlar diyelim ki bir Crash / Çarpışma veya Babil filmlerindeki gibi eşit ölçüde ele alınmış değil. Bilmiyorum, romanda nasıldı? Ancak, bir süre sonra Özpetek'in bu karmaşık insan galerisini tümüyle kucaklamak niyetinde olmadığı, ana karakterlerin peşine düşmeyi seçtiği anlaşılıyor. Bu bir eksiklik elbette, insanda doyurulmamış bir merak duygusu bırakan... Ancak bu seçim bir olgu kabul edilirse, film sağlam ve etkileyici. Özpetek, son derece akışkan bir sinemayla, geniş ve cömert kamera hareketleriyle hem çevreyi, hem de ana kişileri iyice kavrıyor, sanki kamerasıyla onları yakalıyor ve bir daha bırakmıyor. Bu aile kavgası dramların en koyusuna doğru yol alırken, aktüalite sanki yönetmene arka çıkıyor: İtalya'da ve de bizde hep erkekten kaynaklanan ve kurbanın hep kadınlar ya da çocuklar olduğu aile dramları manşetlere tırmanmıyor mu? Çok iyi bir oyuncu kadrosuyla (buna çocuklar ve gençler dahil), Özpetek bize yalnızca dengesiz bir aşığın yaratabileceği dramları değil, daha genel biçimde ataerkil toplumlarımızdaki bitmeyen erkek baskısını, giderek zulmünü hatırlatıyor. Özpetek'in en karanlık filmi, ama kuşku yok ki en etkileyici olanlarından da biri... Mükemmel Bir Gün * * * (Un Giorno Perfetto) Yönetmen: Ferzan Özpetek Senaryo: F. Özpetek, Sandro Petraglia Görüntü: Fabio Zamarion Müzik: Andrea Guerra Oyuncular: İsabella Ferrari, Valerio Mastandrea, Valerio Binasco, Nicole Grimaudo, Federico Costantini, Stefania Sandrelli İkalyan filmi. ****************************** Gerçek Atatürk'ün peşinde Can Dündar'ın Mustafa'sı, Atatürk üzerine yapılagelmiş en iyi belgesellerin başına gelip yerleşiyor. Bundan böyle geniş bir kitle tarafından izleneceğini, özel günlerde, TV ekranlarında, okul veya kışlalarda sık sık gösterileceğini düşünmek kehanet olmaz. Bu, aslında belgesel sinemanın 'kompilasyon film' alt-türüne giriyor. Yani, temelde varolan malzemeyi seçip ayıklayarak yeniden kurgulayan filmler. Ki bizde örneği çok fazla da değil. Dündar, filmin son jenerikleri akarken görüleceği gibi, çok zengin bir tarama yapmış. Yerli-yabancı sayısız arşiv ve kaynağı taramış. Ve bunları düzgün ve işlevsel biçimde kurgulamış. Böylece ortaya, çocukluk günlerinden başlayarak ölümüne dek uzanan, belki eksiksiz değil, ama yine de gayet doyurucu ve çok şeyi hatırlatan bir Atatürk portresi çıkmış. Kendi hesabıma, bana çok şey öğreten... Değişik yaşlarındaki Atatürk'ü yarım düzine kadar oyuncunun zaman zaman görünerek canlandırdığı filmde, en çok iki bölümü sevdim. 1900-1910'lu yıllarda, hızla çöken ve savaşlarla, devrimlerle allak-bullak olan bir dünyada hayaller kuran, koca bir imparatorluktan yeni bir vatan çıkarmayı tasarlayan genç asker Mustafa Kemal. Ve de çok daha sonra Çankaya ya da Dolmabahçe'deki yalnız ve üzgün adamı: Her büyük devrimci gibi yapıp yapamadıklarından hep kuşkulu, hastalığa ve çöküşe teslim olmanın eşiğindeki Atatürk. Zaten filmin temel erdemi de galiba bu: Bize yalnızca övgülerle ilahlaştırılmış, ikonlaştırılmış bir Atatürk değil, aynı zamanda bir dönemde içinde yer aldığı trajik aşk üçgeni, Cumhuriyet'in bekası gereği ihanet etmek zorunda kaldığı eski silah arkadaşları, içki sofraları, dost arayışları, tüm yalnızlığı içinde, gerçek insan bir Atatürk sunmayı başarması. Filmin tumturaklı ve hamasi olmayan, akılcı ve makul metnine biçimsel bir olgunluk da ekleniyor. Dolmabahçe'deki Dört Mevsim tablosunun Makedonya doğasına dönüştüğü sahne gibi...Ve bu güzel film, aynı zamanda gerçekten üzüntü veriyor: Ata'nın hayatının çok zengin bir dramatik malzeme içeren çeşitli olay ve dönemleriyle, hâlâ bir ya da birçok filmde işlenmemiş olmasının üzüntüsü... Mustafa * * * Yönetim ve senaryo: Can Dündar/ Görüntü: Candan Murat Özcan/ Kurgu: Andreas Teske/ Müzik: Goran Bregoviç/ NTVKo'medya Film yapımı. ************************************* Değişen dünyada başkaldıran bir kadın İlahi İngilizler... Tarihlerini bize anlatmaktan bıkmıyorlar, filmlere konu etmekten yorulmuyorlar. Hakkında bir şey bilmediğimiz dönem yok, hikâyesini öğrenmediğimiz kral-kraliçe kalmadı... Bu kez 1774'te başlayan bir hikâye içinde Devonshire dükü ve yeni evlendiği güzel eşi Georgiana'nın gerçek serüvenini izliyoruz. Düşes bu gizemli ve suskun erkeği seviyor. Ama ondan gerçek bir karşılık aldığı söylenemez. Dükün tek arzusunun bir erkek evlat olduğu anlaşılıyor. Düşes ise kızları birbiri ardına diziyor. Araya ikisi için de birer gönül macerası ekleniyor. Bu filmin yakın zamanda izlediğimiz Boleyn Kızı'nın peşinden gelmesi ilginç. O film ne kadar yüzeysel ve foto-roman havasındaysa, bu film de o kadar sağlam ve derine doğru işliyor. Gerçi önceleri yine bir 'aristokrat romansı' olarak dalgın bir gözle izleniyor. Ama hikaye ilerledikçe, iki önemli özellik ortaya çıkıyor. İlki, dönemin kritik konumu. ABD'nin kurulduğu ve özgürlük fikirlerinin köhnemiş Avrupa rejimlerinde yaygınlaştığı bir dönem bu... Fransız Devrimi ise çok yakında. Böylece İngiltere'deki yeni muhalefeti, iyice filizlenen siyasal partileri ve artan tartışmaları görüyoruz. Ki düşes de bunlara etkin biçimde katılıyor. Öte yandan, 'düşesin öyküsü' biraz da günümüzden bakılmış olarak, kadın kimliğine ve bu kimliğin İngiliz tarihi içindeki özel yerine odaklanıyor. Hem bu açıdan, hem de içerdiği duygusal öğelerle, filmin özellikle kadın seyirci için olduğu kesin. Ayrıca oyuncuların da yine o bilinen 'İngiliz kalitesi'ni sürdürdüklerini ve eksiksiz hepsinin olağanüstü olduğunu eklemeli. Düşes * * * (The Duchess)/ Yönetmen: Saul Dibb/ Senaryo: Jeffrey Hatcher, Anders Thomas Jensen, S. Dibb/ Görüntü: Gyula Pados/ Müzik: Rachel Portman/ Oyuncular: Keira Knightley, Ralph Fiennes, Charlotte Rampling, Dominic Cooper, Hayley Atwell, Simon McBurney/ İngiliz filmi. *********************************** Cage bu kez de belini doğrultamıyor! Zavallı Nicolas Cage... Dönen şansı bir türlü düzelmiyor. Bu değerli aktör, kaderin sillesini yedi bir kez. Bir türlü kendine gelemiyor! Hong Kong sinemasının yeni ve kof yıldızları Pang kardeşlerin bizzat kendilerinin çektiği 1999 yapımı aynı adlı filmin yeni uyarlaması, Cage'i gizemli Bangkok kentinde 'son bir iş' yapıp çekilmek isteyen bir kiralık katil olarak sunuyor. Ama bu iş, üst üste dört cinayet demek. Ve işler başta iyi gitse de, sonra her şey karışıyor. Film, sinemada defalarca işlenmiş olan kiralık katil kişiliğine ve aşınmış durumlara dayanıyor. Çare olarak Bangkok'un egzotik görkemini düşünmüş ve örneğin 'yüzen pazar' gibi ilginç mekânları kullanmışlar. Ama görüntü yönetmeni öylesine beceriksiz ve anlaşılan bütçe öylesine sınırlı ki... Tümüyle dijital videoyla çekilen film, bir ticari sinema örneği için görülmemiş biçimde karanlık. Bir tek doğru-dürüst Bangkok çekimi bile yok... Tüm aksiyon, izlenemediği için güme gidiyor, olup biteni anlamak bile mümkün olmuyor. Ve aksiyonla karışık kara film türü ciddi bir darbe alırken, Nicolas Cage de kariyerinin en düşük hasılatla açılan filmine kavuşuyor. Acıklı... Zor Karar * (Bangkok Dangerous)/ Yönetmen: Oxide Pang Chun ve Danny Pang Kardeşler/ Senaryo: Jason Richman/ Görüntü: Decha Srimantra/ Müzik: Brian Tyler/ Oyuncular: Nicolas Cage, Shahkrit Yamnarm, Charlie Yeung, Panward Hemmanee/ Amerikan filmi.
|
User21
- Bunu hak ediyorsunuz....
- Max Payne
- Sinemanın yeni Rüzgâr Gibi Geçti'si...
- Zombi filmlerine sosyolojik anlamlar yükleyen adam
- High School Musical 3: Senior Year
- The X-Files: İnanmak İstiyorum / The X-Files: I Want to Believe
- 'Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali' başlıyor
- Tatil Kitabı
- Oyum Kime? / Swing Vote
- Hellboy II: Altın Ordu / Hellboy II: The Golden Army
|
Ve Yusuf ve annesi ve güğümler... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Dâhiyane bir film üzerine eskiz |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Haddi aşan bir sözcük için, 'muhafazakâr sinemacılar'dan özürümdür… |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Süt'’ü kana kana izleyin |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |




