Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Üç kişi, bir dünya, bir sinemasal zirve PDF Yazdır ePosta
Nuri Bilge beşinci filminde yeni sulara açılıyor. Onun bilinen dünyasına uzak, hatta yabancı olacağı düşünülebilecek klasik bir hikâyeye, bir aile dramına ve çok genel çizgileriyle bir melodrama yaslanıyor. Ama kişiselliğinden ve kendine özgü sinemasından ödün vermeden...
Tersine, bu yeni içeriği sinemasına yeni katmanlar eklemek amacıyla kullanarak.
Hikâyenin çıkış noktası sanki Yılmaz Güney'in Baba filmi (1972). Belediye başkanlığı için adaylığını koymuş işadamı Servet, bir gece yolda kaza yapar ve bir adamın ölümüne neden olur. İçeri girme korkusuyla dehşete düşünce, güvenilir adamı olan şoförü Eyüp'ün yardımına sığınır ve ondan, para ve gelecek karşılığı suçu yüklenmesini ister. Eyüp kabul eder ve hapse girer. Bu arada, Servet onun güzel karısı Hacer'le ilişki kurar. Durumu fark eden genç oğul İsmail, önce kanlı bir intikam tasarlar, ama bundan vazgeçer. Bir süre sonra Eyüp de hapisten çıkar ve evine döner.
Güney'in filmi de böyle başlamış, ama sonra şiddet ve melodram yüklü bir anlatımı yeğlemişti. Oysa ilk kez içine daldığı bu tipik 'kara-film' öyküsü, Nuri Bilge için kendi dünyasını kurmanın yeni bir fırsatıdır.
Karakterler, kendilerini uzun konuşmalarla değil, küçük hareketler, kırık dökük sözler ve yoğun bakışlarla ele verirler. Kocanın çaresizliği ve kıskançlığına gem vurma çabası kadar, tatminsiz genç kadının aslında hayli çirkin bir adamda bulduğu geç kalmış mutluluk da içburucudur. İsmail'inse tam bir serseri mayın halinden gelip, olasılıkla çıkar amaçlı bir sakinliği ve edilgin bir tanıklığı seçmesi, filmin adını açıklamaya yardım eder; yani, biri görmeyen, öbürü duymayan, diğeri ise ağzını açmayan üç maymun efsanesi... Ama nereye, hangi noktaya kadar?

SİNEMAMIZ İÇİN PARLAK VE BÜYÜK BİR ADIM
Nuri Bilge, asgariye indirgenmiş konuşmalarına karşın bizlere sapasağlam karakterler sunar, hepsi ilk kez sinemayı deneyen oyuncularından ise beklenmedik bir başarı elde eder. Her anıyla düşünülmüş, her sahnesi estetik bir değer taşıyan bir sinemadır karşımıza gelen... Ürkünç fırtına bulutlarına teslim olmuş bir İstanbul, Bizans surlarıyla sahil yolu arasına sıkışmış küçük apartman, sıradanlığı içinde sanki bir Yunan trajedisine sahne olan o minik daire, yönetmenin mimariyi ve coğrafyayı olduğu kadar, doğayı da kullanma ve sinemasının parçası yapma yeteneğine tanıklık eder.
Film çeşitli görsel/işitsel ipuçları ve leitmotiflerle yüklüdür. Evin yanıbaşından geçen trenin veya Hacer'in bir Yıldız Tilbe şarkısıyla çalıp duran telefonunun seslerine görsel planda, evin küçük yaşta boğulup ölen oğlunun hayali ve de doğa görüntüleri eşlik eder. Hele o başlıbaşına bir tehdit ögesi gibi duran kapkaranlık gökyüzü ve de hep oynak deniz...
Belki bu noktada Ceylan'ın o son derece zengin, çok katmanlı ve sanatsal plastik dünyasına yeniden vurgu yapma gereği vardır.
Onun Antalya'da sergilenen fotoğraflarına bakarken de aynı şeyi düşündüm: o fotoğrafçılığı, biraz da resimlerin üzerinde oynayarak öylesine estetik bir aleme dönüştürüyor ki! Siyahbeyaz veya renkli demeden, yalnızca gerçeği tüm ayrıntılarıyla, gözün bile göremediği boyutlarla kavramakla kalmıyor. Gerçeği biçimselliğin gözleriyle zenginleştiriyor, hatta güzelleştiriyor.
Elbette bunu bir ölçüde eleştirmek ve onun bu 'estetize etme' çabasını aşırı bulmak da mümkün. Bakış açısına bağlı olarak...
Aynı şey bu filmde de var. Ceylan bir kez daha, tüm sinema dünyasında dijital yönteme en hakim ve bu teknolojiyi adeta sınırsız bir estetiğe dönüştüren yönetmen olarak beliriyor. Ve bunu bu kez bir hikâyeye yediriyor, onun aracı kılıyor.
Bu nedenle, film ayrıca önemli. Ve bu olgunluk filmin ufak-tefek eksikliklerini, örneğin kadın karakterinin biraz ham ve muğlak bırakılmışlığını unutturuyor. Allah'tan bu, Hatice Aslan'ın çok nüanslı oyunuyla büyük ölçüde giderilmiş. Kuşku yok ki önemli bir film karşısındayız. Bu, Nuri Bilge Ceylan için parlak ve büyük bir adım. Elbette sinemamız için de...

Not: G-Mall'un dijital gösteri salonunda izlediğim kopya, Cannes'daki kadar parlak ve gözalıcı değildi. Hatta hayli karanlıktı. Bu konuda çok titiz olduğunu bildiğim Nuri Bilge'yi uyarıyorum.

ÜÇ MAYMUN
Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan/
Senaryo: Ebru Ceylan, Ercan Kesal, N. B. Ceylan/
Görüntü: Gökhan Tiryaki/
Oyuncular: Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Ahmet Rifat Sungar, Ercan Kesal, Cafer Köse/ Zeyno Film (Türk- Fransız) yapımı.

*********************************

Devrim nasıl yarı yolda kaldı?

İşte Antalya fırtınasından sonra ve bu fırtınaya neden olan filmleri beklerken, son derece hoş bir sürpriz. Türünde bir zirve oluşturan çok sempatik ve her şeyiyle başarılmış bir film.
Türü nedir derseniz, onu anlatmak zor. 27 Mayıs devriminden sona başa geçen Cemal Gürsel paşanın bir icraatına dayanıyor öykü. Paşa, 1961 yılında ve Cumhuriyet bayramına tam 130 gün kala bir emir vermişti: Türkiye artık otomobil üretecekti! Bunun ancak ileri bir sanayi ülkesinde mümkün olduğuna dair tüm uyarıları kulak ardı etmişti: Türkler her şeyi yapabilirler. Hatta otomobil bile... Görev Devlet Demir Yolları'na verilmiş ve Eskişehir'de bir araya gelen seçme 23 mühendis, zamana karşı bu yarışa girmişlerdi.
İşin tuhafı, bu yarış kazanılmıştı. Her şeyiyle çalışan bir, hatta bir son dakika emriyle iki araba imal edilmiş ve 29 Ekim törenine yetiştirilmişti. Ama bir aksilik olmuştu: Cumhurbaşkanının bindiği siyah arabaya benzin konması unutulmuş ve motor birkaç dakika sonra stop etmişti. Bu minik skandal, tüm çabaları unutturmuş ve olay bir başarısızlık örneği olarak belleklere yerleşmişti. Arabalara yine Gürsel paşanın emriyle Devrim adı verildiğine göre, gericiler için kullanışlı bir slogan: Devrim yarıda kaldı! Böylece filmin türü anlaşılıyor: Siyasal çağrışımlı bir dönem filmi yapmak...
Belgeselden gelen ve bizlere Hititler ve Gelibolu gibi iki güzel belgesel armağan eden Tolga Örnek, filminin tonunu ve uslubunu çok iyi seçmiş, belgesel tadlar taşıyan bir siyasal taşlama... Böylece film, Türk sinemasında zaten varolan bir geleneği yeniliyor: Selamsız Bandosu'ndan Aziz Nesin uyarlaması Zübük vb. filmlere uzanan türün çağdaş bir örneği...Ama film sinemamız için yine de son derece özgün ve yenileyici. Öncelikle bu sonuç olarak bir 'sanayi filmi'. Batı sinemasında vardır; diyelim ki elektriği bulan Edison'un, telefonu bulan Graham Bell'in veya radyumu bulan Curie çiftinin öyküleri anlatılmıştır. Bizde var olmayan bir alan...Tolga Örnek, bu hikayeyi çok akıcı bir filme ve adeta bir gerilime dönüştürmeyi başarıyor. Ayrıca böylesine büyük bir kadroya ve hemen tümüyle bir 'erkekler korosu'na dayalı bir başka film hatırlamıyorum.
Kadınlar da var, ama erkeklerin yanı başında, onlara destek olmak için. Erkeklere gelince... Hepsini saymak imkansız. Ama tüm oyuncular, o 23 mühendisten hinoğlu hin bürokratlara ve Gürsel Paşa'ya dek herkes harika oynuyor ve ortaya görkemli bir oyunculuk gösterisi çıkıyor.
Ve de birçok unutulmaz sahne: motorun ilk kez çalışmasından Cemal Paşa teftişine, hastanede doğum sahnesinden tüm finale...
Demir Demirkan'ın Philip Glass havasındaki müziğiyse filmin atmosferine büyük katkıda bulunuyor.

ÖZGÜN BİR KÖTÜ ADAM ROLÜ...
Film, her dönemde bürokrasinin nasıl devrimlere ve atılımlara engel olabileceğini de gösteriyor. Kimi zaman iyi niyetle (düzeni ve otoriteyi koruma adına), kimi zaman çıkarlar için (ellerini oğuşturan Amerikalı temsilciler ve onlarla ilişkiler)... Ama sonuç olarak, bizde ve birçok ülkede bürokrasinin nasıl aşılmaz bir engel olduğu çok iyi beliriyor. Ve bu da Uğur Polat'a çok özgün bir 'kötü adam' rolü armağan ediyor! Ama asıl önemlisi şu: Film sinemamıza belki ilk kez akılcı, bilinçli, sorumlu bir milliyetçilik anlayışı getiriyor. Bayrağa, ırka, kana dayalı bir miliyetçilik değil. Ama, zor durumlarda birlik olmaya, ortak bir kaderde birleşmeye, birlikte üzülüp birlikte sevinmeye, gurup ruhuna dayalı bir milliyetçilik... Yani çağdaş bir milliyetçilik, güzel bir milliyetçilik.
Ve belki de, milliyetçiliğin yalnız bizde değil tüm dünyada yükseldiği günümüzde, bu konuda çağdaş bir örnek, onurlu bir sanat ürünü ortaya çıkmış oluyor. Demek ki, birçok sahnede gülüp ağladığınızda bundan hiç utanmayacak, tersine garip bir mutluluk duyacaksınız.

DEVRİM ARABALARI
Yönetmen: Tolga Örnek
Senaryo: T. Örnek, Murat Dişli
Görüntü: Hasan Gergin Müzik: Demir Demirkan
Oyuncular: Taner Birsel, Ali Düşenkalkar, Halit Ergenç, Sait Genay, Altan Gördüm, Vahide Gördüm, Seçil Mutlu, Serhat Tutumluer, Uğur Polat, Selçuk Yöntem/ Ekip Film yapımı.

*********************************

Antalya, jüri kararları ve Kevin Spacey olayı

Anlaşılan Antalya daha uzun süre tartışılacak. Ve özellikle jüri kararları en olumsuz Antalya anılarımız arasında yer alacak. Böylesine çok iyi filmin ve çabanın varolduğu bir festivalde birçoğunun tümüyle unutulmuş olmasını kabullenmek kolay değil. Üstelik bu durum, kazananların ödüllerinin de değerini azaltıyor.
Örneğin Üç Maymun'u yeniden izlerken, hem anlatımına, hem de oyun düzeyine bir kez daha hayran kaldım.
Hatice Aslan'ın olağanüstü biçimde canlandırdığı 'meşum kadın' kimliği, aslında Nurgül Yeşilçay'ın aynı kişiliğe getirdiği yorumla nasıl hem örtüşüyor, hem ondan ayrılıyor... Benzer kimliklere dayalı bu iki üstün performansı birlikte onurlandırmak ne zarif olurdu! Filmdeki diğer oyunculuklar da çok iyi doğrusu.
Kuşkusuz Hayat Var, Süt veya Pandora'nın Kutusu karşımıza geldiğinde de benzer şeyler düşüneceğiz.
Yabancı yıldızlara gelince... Gerçekten de Cannes veya Venedik atmosferi yaşandı. Onların gelişini ve eğlendikleri en çok 200-300 kişilik partileri küçümsememek gerek. Çünkü Türkiye, Hollywood'da ciddi ve sadık dostlar kazandı. Ve tüm o görüntülerin, anıların ve resimlerin yansıdığı dünya medyasında büyük tanıtım sağladı. Kevin Spacey dedikoduları da bunun bir parçası. Spacey, eşcinselliğini yıllar önce kabul edip kamuoyuna dürüstçe itiraf etmişti. İster misiniz, gerçekten de genç bir Türk oyuncusuna abayı yakmış olsun? Ne yapalım, bu şov dünyası böyle. İçine girince, her şeye katlanacaksınız: çağdaşlık gereği! Yeter ki delikanlılarımız sıkı dursun...
 

User21