|
| Ölüm Yarışı'nı izlerken, yapımcı Roger Corman ve yönetmen Paul Bartel ikilisinin 1975 yapımı aynı adlı filmlerini ve onun zaman içinde bir mini-külte dönüşmüş olmasını anmamak mümkün değil. Yıllar boyu, zamanına göre hayli kan ve şiddet içeren, ama bunun yanısıra, çoğu zaman kendine özgü bir mizahı, bir zekâsı olan küçük bütçeli filmlerle adeta "B filmleri'nin babası" ünvanını hak eden ve bugün 82 yaşında olan Corman, eski filmin bu yeni çevrimine de 'yürütücü yapımcı' olarak katılmış. Enerjisine şapka! Filme gelince... Nefret etmek için sayısız nedene sahip olduğunuz filmlerden biri bu... Bunların arasında aşırı şiddet, bol bol akan kan, sürekli yok sayılan fizik yasaları, kulakları sağır edercesine çalan rap müziği, adeta frenetik, boşanmış bir hız taşıyan kurgu anlayışı gibi şeyler geliyor. Evet, kimi zaman şiddete katılıyor, şu veya bu kötü adamın haklanmasına adeta onay veriyorsunuz: Parmaklarını aşağı çevirip arenadaki mağlup gladyatörün ölümünü isteyen Romalılar gibi... Ama asıl tehlikeli, hatta vahim olan da bu değil mi? Şiddeti bir film boyunca da olsa kabul ettirmek, onaylatmak, hatta onunla zevk vermek? Film, 2012 yılında ekonomisi çöken ve kargaşaya teslim olmuş bir ABD tasviriyle açılıyor. (Galiba biraz geç kalmış olarak: Bu gelişme sanki günümüzde yaşanmıyor mu?) Bu arada her şey gibi hapishaneler de özelleştirilmiş ve bunların en acımasızı olan Terminal İsland'ı zarif, ojeli ve bakımlı bir sarışın hanımefendi yönetiyor. Bu hanım, içerdeki azılı mahkumlardan kimilerinin yönettiği, ağır silahlar ve aşılmaz zırhlarla donanmış arabaların ölümüne yarıştığı 'ölüm yarışları' düzenlemektedir. Amacı da, bunları elindeki 'pay-TV' (paralı kanallar) aracılığıyla yayınlayarak büyük paralar kazanmaktır. (Kapitalizmin son aşaması üzerine alaylı bir gözlem!) İFLAH OLMAZ ARABA, HIZ VE YARIŞ TUTKUNLARI Kahramanımız Jensen Ames, işsiz kalmış ve tam o sırada çok sevdiği karısı gözlerinin önünde öldürülüp küçük kızı kaçırılmış, kendisi de katil olarak tutuklanıp Terminal Island'a getirilmiştir. O zarif kadın müdür, onun eski mesleğine, yani yarışçılığa dönmesini ve de vaktiyle dört kez şampiyon olup sonra ölen ve yüzünü hep demirden bir maske ardında gizleyen Frankenstein kimliğine bürünmesini ister. Elbette yine malum 'reyting' hesapları yüzünden... Film, aslında ipe-sapa gelmeyen ilkel bir entrikaya dayalı. Ama bir kozu var: Yarış sahneleri ustalıkla çekilmiş. Gerçi yine o aşırı hızlı kurgu belası seyir keyfini azaltıyor, ama büyük çaba gösterildiği kesin. Filmografisinde hepsi benzer türde filmler olan Mortal Kombat, Event Horizon, Resident Evil gibi filmler bulunan yönetmen Paul Anderson, teknik olarak becerikli bir zanaatkar. Çelik vücutlu ve ifadesiz yüzlü (ama yine de Vin Diesel'den çok daha iyi!) Jason Statham ve bir avuç uygun karakter oyuncusu, filme belli bir izlenirlik katıyorlar. Elbette başta birkaç kez Oscar adayı, Amerikan sinemasının en sağlam oyuncularından Joan Allen'ın hapishane müdiresi kompozisyonu olmak üzere... Yine de, başta saydığım tüm ahlaki sakıncaları bir kez daha hatırlatıyor ve bu filmi ancak iflah olmaz araba, hız ve yarış tutkunlarının dışında kimseye pek tavsiye edemiyorum. ÖLÜM YARIŞI ** (Death Race) Yönetim ve senaryo: Paul W.S. Anderson Görüntü: Scott Kevan Müzik: Paul Haslinger Oyuncular: Jason Statham, Joan Allen, Ian McShane, Tyrese Gibson, Natalie Martinez, Max Ryan, Jason Clarke. UIP filmi. ************************************* Antalya'da neler olup bitti? Gazetelerimiz bu yıl Antalya'ya özel bir önem verdiler, bol yer ayırdılar. Gerçekten de şenlikli bir festival yaşandı. Hem iyi ve iddialı filmler boldu, hem ünlü konuklar neredeyse 'elini sallasan ellisi' denecek kadar artmıştı. Ve festival bir mini-Cannes olma yolunda ciddi adımlar attı. Gerçi, hele profesyonel bir gözle bakılınca hatalar, özellikle teknik aksaklıklar festivalin peşini bırakmadı. Ama bunlar dışarı pek yansımadı. Ayrıca festivali yapanlar da pekala farkındaydılar. O zaman bunları çok dert edinmenin de yararı yok. Ben kendi adıma orada geçirdiğim dört günden çok mutlu ayrıldım. Jacqueline Bisset'yi, gençliğimizin bu çok güzel kadınını tanımak gerçek bir zevk oldu. Onun basın toplantısını yönetmek de benim için çok keyifliydi. İyi hazırlanmıştım, ondan alınabilecek hemen her şeyi aldım. Özellikle Türk sevgilisi hakkında konuşturarak ve bu sayede Türk kültürüne ve yaşamına nasıl yaklaştığını kamuoyuna duyurarak... Çünkü, sinema yazarlarımızın büyük çoğunluğunun her yıl olduğu gibi rağbet etmedikleri bu toplantılarda, soru soran pek çıkmıyor. Ve işin çoğu, yöneticiye kalıyor. Nitekim toplantıdan sonra kaybettiğim Bisset, bana haber göndererek teşekkür etmek istedi ve bir araya gelince de etti. Verhoeven için de aynı şey oldu. Yine pek sinema yazarı yoktu: Basic Instinct, Total Recall, Robocop'un yönetmenini tanımayı önemsememişlerdi. Bu kez ben yönetmiyordum, ama tüm hınzırlığımla en can alıcı soruyu ben sordum: Temel İçgüdü'nün o ünlü sahnesi, Sharon Stone'un Michael Douglas tarafından sorgulandığı ve o arada bacaklarını açarak adamı çileden çıkardığı sahne nasıl çekilmişti? Senaryonun, yönetmenin, Sharon'ın veya doğaçlamanın payı neydi? Verhoeven uzun uzun yanıtladı: Tüm gazetelerde okuduğunuz gibi... Ve böylece bu tarihsel gerçek de ortaya çıkmış oldu! DAS BOOT'UN YILDIZI DA BURADAYDI Festivalin başlarında gelenlerden, Avrasya jürisinde yer alan ünlü Alman oyuncu, Das Boot / Mukaddes Vazife filminden beri izlediğimiz iyi aktör Jürgen Prochnow'la da zevkli bir sohbet yaptık. 1981'de üne kavuştuğu o filmden beri Dördüncü Savaş, Kuru Beyaz Bir Mevsim, İkiz Tepeler, İngiliz Hasta, Air Force One, Düşüş gibi filmler çevirmiş olan ünlü aktör, eşiyle birlikte ülkemizde bulunmaktan çok keyifli görünüyordu. Ayrıca jüride bulunan sinemacılarımızla da dostluklar tazeledik, hoş söyleşiler yaptık. Özellikle tam 40 yıldır İsveç'te yaşayan dünya çapındaki fotoğrafçı, TV kameramanı, belgeselci ve görüntü yönetmeni Güneş Karabuda ve eşi yazar-yönetmen Barbro Karabuda ile birlikte olmak da çok hoştu. Bakalım, onları bir daha ne zaman görebileceğiz... FİLİZ AKIN'A ÖZEL ÖDÜL Festivalden özel bir ödül alan Filiz Akın da çok az karşılaştığımız sanatçılarımızdan biridir. Ve resmini de hiç çekememişim. Daha doğrusu, çekememiştim. Onu Antalya'da beş dakika için bile olsa kameramın önüne alabilmek beni çok mutlu etti. O resimler benim için artık çok değerli. Festivalden yine bir onur ödülü alan Yeşilçam'ın en emektar yönetmenlerinden Yılmaz Atadeniz'i de içtenlikle kutluyorum. Onu festivalin gediklilerinden ve ünlü kortejde her zaman en çok alkış alan sanatçılarından olan Selda Alkor'la engin sohbetlere dalmışken yakaladım. Antalya bu yıl da eski Yeşilçam ve onun ayakta kalan sanatçılarıyla çağdaş sinema arasında bir köprü kurmayı başardı. Ki bu da başlıbaşına önemli bir işlev... Tabii sonrası da var. Ama ben kalamadım, şu anda da hâlâ Frankfurt'tayım. Ama sanırım medyamız size son günlerin önemli konuklarını da tanıtmıştır, tanıtmaktadır. Ben 45. Antalya şenliğine uzaklardan iyi bir kapanış dileklerimi yolluyorum. Orada izlediğimiz güzel filmlerden bakalım hangileri, yarın 'Yeni Altın Portakal'lara kavuşacaklar? Onları da artık gösterime çıktıklarında sizlerle birlikte uzun uzun konuşacağız. HAFTANIN YILDIZ TABLOSU V * * * * TROPFIRTINA * * * WALL-E * * * DNEYDEN * * KARTAL GÖZÜ * * BABM.S. * *
|
User21
|
Ve Yusuf ve annesi ve güğümler... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Dâhiyane bir film üzerine eskiz |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Haddi aşan bir sözcük için, 'muhafazakâr sinemacılar'dan özürümdür… |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Süt'’ü kana kana izleyin |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |




