Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Emeğin sinemacısı çağdaş sömürüyü anlatıyor PDF Yazdır ePosta
Ken Loach... Daha önce de yazmıştım: Günümüzün yanar-döner, cilalı ve ışıltılı, post-modern ve post-ideolojik dünyasında, hâlâ sosyalizme gönül vermiş, işçi sınıfına inanan, emeğin türküsünü ve destanını söylemeyi iş edinmiş hemen hemen bir tek o var... Kapitalizmi tek yön ve sermayeyi tek peygamber bellemiş çağımızda, onu izlemek ne büyük bir ferahlık... İlla o görüşleri paylaşmanız da gerekmiyor. Ama, kendi kendisine sadakati, değişmeyen dürüstlüğü ve bir davaya ömür adamışlığıyla, o gerçekten de her türlü övgüyü hak etmiyor mu? 72 yaşındaki Loach, bu 26. filminde kamerasını Yeni Dünya veya küreselleşme çağının emekçilerine çeviriyor. En az yarım milyar insanın yeterince kazanıp beslenemediği ve açlık sınırlarında dolaştığı, tüm nimetlerin üst sınıflar tarafından paylaşıldığı, bir zamanların eşitlik ilkesinin ideolojilerin ölümü'yle birlikte tümüyle unutulduğu bir garip dünya... Sömürü, artık ismi var cismi yok' bir sol tarafından bile denetlenemiyor, özellikle yoksul ülkelerin insanları sürü muamelesi görüyor ve anlı-şanlı uluslararası medya, tüm bu gerçeklerden ancak kırıntılar sunuyor. O da zaman zaman, çok büyük bir dram yaşandığında: Batan bir göçmen gemisi, kamyonun içinde açlıktan ölenler, hayat hakkı tanımayan ülkelerine geri gönderilenler, vs... Gerisi, unutma ve boşvermişlik. Loach'un başarısı, tüm bu didaktik gerçekleri bize çok iyi ve sağlam bir hikâye aracılığıyla vermesi. İngiliz toplumundaki ucuz işgücü ihtiyacı herhangi bir Batı sanayi ülkesindeki gibi. Ve bunun için kurulmuş şirketler var. İspanya'dan İran'a, Portekiz'den Afganistan'a, Asya'dan Afrika'ya, özellikle de de Orta Avrupa'nın eski sosyalist toplumlarına çeşitli ülkelerden gelen, hatta toplanıp getirilen emekçileri sağlamak için... Yok pahasına çalıştırılan, bir ekmek parasına sağlıklarını, giderek hayatlarını tehlikeye atanlar. Onları sömürenlerse bu kez sevimli, aslında vicdan sahibi iki İngiliz kadını: Boşanmış, küçük çocuğuna tek başına bakmaya çalışan, eski şirketinden kovulduktan sonra da aynı işi kendi başına yapmaya sıvanan inatçı, yürekli, gözüpek ve acımasızlık zırhı kuşanmış Angie. Ve karaderili kökenlerini unutmadığından daha insaflı gözüken Rose. Ama o da kolay paranın cazibesine kapılacaktır. Sistem de zaten onların işini öylesine kolaylaştırır ki... Yine de, böylesi bir sömürü nereye dek sürebilir? Ezilenler gün gelir ayağa kalkmazlar mı, isyan etmezler mi? Maddi başarının pırıltısı ardında gerçekleri göremez hale düşen kahramanlarımıza, Angie'nin yaşlı babası ne güzel söylüyor: "O zavallı ülkelerin tüm yetişmiş insanları, öğretmenleri, doktorları buraya gelip inşaat işçisi veya garson olarak çalışıyor. Bu pislikten tek yararlanan ise sermaye." Daha ötesi var mı? Loach'un en güzel filmlerinden biri bu. Öylesine önemli şeyler anlatıyor ki: Dünyamızdaki korkunç eşitsizlik, en uygar denen ülkelerde bile sistemin hoşgörüsü, hatta neredeyse teşvikiyle oluşan insanlık-dışı sömürü, yoksul ülkelerdeki genel umutsuzluk psikolojisi... Ve bir kez daha 'insan insanın kurdudur' deyişi akla geliyor. Bu denli yaşamsal temaları işleyen bir hikâyeyi böylesine merakla izlenen bir filmin dokusuna yerleştirmek, ancak gerçek bir ustanın yapabileceği şeydi. İşte Loach bunu başarıyor. Çağımızı daha iyi kavrayıp kapitalizmin gerçek yapısı üzerine düşünmek isteyenlere ilaç gibi gelebilecek bir siyasal sinema başyapıtı.

İŞTE ÖZGÜR DÜNYA
( It's a Free World...) Yönetmen: Ken Loach
Senaryo: Paul Laverty
Görüntü: Nigel Willoughby Müzik: George Fenton
Oyuncular: Kierston Wareing, Juliet Ellis, Leslaw Zurek, Joe Siffleet, Colin Caughlin, Maggie Russell, Raymond Mearns, Davoud Rastagou, Mahin Aminnia. İngiliz filmi.

Antalya yola çıkıyor
Antalya festivaline seçilen filmler açıklandı. Ve ortaya gerçekten heyecan verici bir toplam çıktı. Başlarda düşünülen 12 ya da 14 film sınırlarını aşarak tam 16 filme yükselen yarışmalı bölümde, eskiler-yeniler, ustalar-ilk filmlerini yapanlar ayrımı olmadan, bu 16 film Altın Portakal için yarışacak. Tüm ünlü dünya festivallerinde olduğu gibi... Elbette kendisini çoktan kanıtlamış filmler var: Nuri Bilge Ceylan'ın Üç Maymun, Semih Kaplanoğlu'nun Süt, Hüseyin Karabey'in Gitmek gibi festivallerde ödüller almış filmleri. Ustaların beklenen filmleri: Erden Kıral'ın Vicdan, Reha Erdem'in Hayat Var, Yeşim Ustaoğlu'nun Pandora'nın Kutusu... Derviş Zaim'in Nokta'sı bir-iki festivalde görüldü, Çağan Irmak'ın Ulak'ı sinemalarda gösterildi. Ama bu, usta yönetmenlerin filmlerinin değerini azaltmıyor kuşkusuz. İlk filmini yapan Selim Evci'nin İki Çizgi'si de bir festivalden ödülle döndü. Mehmet Güreli'nin Gölgeler'i de son İstanbul festivalinde keşfedilmişti. Ama henüz seyirciye ulaşmamış filmler bunlar... Daha da taze filmlere gelince...Cemal Şan'ın Dilber'in Sekiz Günü, Şahin Gök'ün Son Cellat'ı. Ve de tümüyle yeni başlayanlar: İsmail Necmi'nin Bunu Gerçekten Yapmalı Mıyım?, Raşit Çelikezer'in Gökten Üç Elma Düştü, Aydın Bulut'un Başka Semtin Çocukları. Ve de bize bir yabancı bakışı. Şimdiye dek üç farklı ülkede yaptığı üç film de ödüller alan İngiliz sinemacısı Ben Hopkins'in bu kez Türkiye taşrasına hınzır bir bakış attığı Pazar - Bir Ticaret Masalı. Sanırım Antalya jürisini zor günler bekliyor, Allah kolaylık versin!
Haberin fotoğrafları
 

User21