Küçük ahşap bir evde yaşayan 82 yaşındaki Nikitin’in aylık geliri, evinin önündeki bahçede yetiştirdiği sebzeler sayesinde 170 dolar. Bir de evi paylaştığı, güvenlik görevlisi olarak çalışan 47 yaşındaki yeğeni Mikhail’in kazandığı 635 dolar var. Ayda 1000 YTL’den az para kazanan bu iki kişi, yaşamlarını Barvikha’da sürdürüyor. Nikitin’in zavallı evinin üst kısmındaki köknar ormanına doğru ilerlediğinizde, güvenlik kameralarıyla donatılmış yüksek çitlere ulaşıyorsunuz. Çitlerin öbür tarafında, 8 Ağustos tarihli The Moscow Times’ta yayımladığı ‘Rich Get Richer as Poor Get Poorer’ başlıklı yazısında bu bilgileri aktaran Nikolaus von Twickel’in ifadesiyle “Londra’nın en zengin bölgelerinde bile göremeyeceğiniz kadar çok Range Rover ve Rolls-Royce görüyorsunuz.” Burada anlatılan amca-yeğen Nikitinler, 18.9 milyon kişinin ayda 170 dolardan az kazandığı Rusya’da ortalama vatandaş sayılıyorlar.
Geçen hafta, son bir yılda milyarder sayısının 60’tan 110’a çıktığı, sırf bu rakamlar yüzünden zenginleşmiş gibi görünen bu ülkeden, “Soljenitsin’in Rusyası”ndan söz ederken, Çeçenya’nın işgaliyle başlayan ‘emperyal Rusya’ sürecinin bir diğer halkasını gördük, hem de bir haftalık bir savaşa göre çok kanlı biçimde... Bu arada, Rusya’nın emperyal düşlerinin hayata geçmesi için çalışanlar sadece Putin ve ekibi değil; medya ve en yenisinden Rus sineması da -buna ‘Beyaz Rus Sineması’ diyorum- kendisine biçilen görevi hakkıyla yerine getiriyor doğrusu...
Ekim 2003’te Stanford Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği ‘Rusya ve Öteki - Kültürel Bir Yaklaşım’ başlıklı seminer dizisinin dördüncü haftası, Rus kültüründe batı karşıtı öğelere ayrılmıştı. “Challenging the West and the West as Menace/Batı’ya Meydan Okuma ve Tehdit Olarak Batı” başlıklı seminer haftasında katılımcılara Soljenitsin’in ‘Harvard Konuşması’ndan sonra sunulan çalışma, Aleksei Balabanov’un ‘Brat 2/Kardeş 2’ adlı filmiydi. Beyaz Rus Sineması’nın şiddet gösterileriyle ünlü ve ‘Rus Tarantino’ olarak adlandırılan yönetmeni Balabanov, bu filmde hedefine Amerika’yı oturtuyor fakat bu arada genel olarak batıya epey ilkel bir saldırganlıkla -esas oğlanın en iyi arkadaşının Amerika’da hokey oynayan kardeşini öldüren iğrenç ve çıkarcı Amerikalı!- yaklaşıyordu. Gerçi bu nasıl bir Amerika düşmanlığıysa, Balabanov’un film karakterleri –‘Kardeş’, ‘Kardeş 2’, o rezil mi rezil şiddet övgüsü ‘Kör Adamın Blöfü’...- ceplerinde hep dolar taşıyor, dolar kazanmak için yaşayıp aynı amaç için rahatlıkla öldürebiliyor ve bunları yaparken de izleyiciye son derece sempatik sunuluyorlar... Fakat Beyaz Ruslar’ın bu ironik milliyetçi saldırganlığı Ergenekon taifesini sevindirecek biçimde sadece batıya yönelik değil; geleceği “Slavsanız, bizimle birlikte olacaksınız. Slav değilseniz, eh, önemli de değilsiniz” formülü üzerinde yükseltilen bu yeni Rusya’nın sineması doğuya daha da feci yaklaşıyor. Balabanov’un 2002 tarihli filmi ‘Voyna/Savaş’ bu yönelimin en iyi örneklerinden olsa gerek: Katil, tecavüzcü, soyguncu, ilkel Çeçenler... Politkovskaya gibi Çeçenya işgalini sorgulayan gazetecilerin iktidar öldürüldüğü bu ülkenin milliyetçi eğilimleri medya ve sinema tarafından başarıyla yönlendirilirken, Nikita Mihalkov’un muhteşem filmi ‘12’ gibi milliyetçilik karşıtı yapıtlarsa ne yazık ki incecik ‘istisnalar’ klasöründe yerlerini alıyor.
Balabanov’un son filmi, 2007 tarihli ‘Gruz 200/Kargo 200’ ise, bu sinemaya dair tek derdin milliyetçilik olmadığını gösteriyor: 1984 yılında geçen filmde psikopat bir polis amiri, Komünist Parti’nin yerel yetkililerinden birinin kızını kaçırıp işkence ediyor, yanına Afganistan’da ölmüş pilot nişanlısının cesedini yatırdığı kıza karakoldan getirdiği bir suçlunun tecavüz etmesini sağlıyor vs. Tamam, SSCB döneminin terör ortamına göndermeler de içeriyor -polisin ofisindeki Felix Dzerzinsky (KGB’nin kurucusu) büstü, yetkili olduğu bölgenin adının Dzenzinsk olması...- ama yine de gerçekte psikopatın kim olduğunun -polis mi yönetmen mi?- bir türlü anlaşılamadığı bir film bu...
Balabanov “Nasıl bir pislik içinde yaşadığımızı anlattım” diyor, “Toplumumuz 1917’den bu yana hastaydı...” Her ne kadar bürokratik diktatörlük halkı gerçekten hasta etmişse de bu tespitin insafsızlığı ortada... Hele artık her kış Moskova’da donarak ölen evsizlerin ya da San Petersburg’daki sokak çocuklarının haberleri gazeteleri doldururken, aralarında dudak uçuklatan servetleriyle Putin ve Medvedev’in de bulunduğu bir avuç oligarkı ülkenin şansı olarak görecek denli körleşmiş dolar zengini ve şiddet hastası sinemacılardan gelince, söz konusu tespitin hiç inanılırlığı da kalmıyor. 2007’de film gösterime çıktıktan hemen sonra Wall Street Journal’dan Andrew Osborn, Balabanov ve yapımcısı Selyanov’un bu filmi son zamanlarda yükselen Sovyet dönemi nostaljisine karşı bir ‘panzehir’ olarak çektikleri açıklamasını yazmıştı. Anlaşılan o ki insanların tüm olumsuz yanlarına rağmen o dönemi özlemesine şaşıran ve kızan Balabanov, ülkesine baktığında sadece Barvikha’daki çitin öbür yanını görüyor, Nikitin’in evini değil... Ve ne tuhaf, bunu yaparken kamerasının o güvenlik kameralarından birine dönüştüğünü fark etmiyor...
|