Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Gerilimin de ‘Lord’u olsaydı keşke PDF Yazdır ePosta

Epilespi hastası kızı Sarah’yı, tedavinin yetersiz olduğu gerekçesiyle kaldığı hastaneden çıkarmak isteyen Ben’in, bir grup hasta ve bir hemşireyle bindikleri asansör 7. katta bozulur. Topluluk, kapı açılıp kata çıktığında hastanenin bomboş olduğunu fark eder. Peşi sıra önce bir takım gürültüler, ardından da bir takım yaratıklar peşlerini bırakmayacaktır.

İki yıl öncesinin Eurovision galibi Finli Lordi grubunun beyni Mr. Lordi ya da gerçek ismiyle Tomi Petteri Putaansuu’nun fikrinden yola çıkılarak çekilen film, İskandinav patentli bir gerilim. Kaurismaki kardeşlerin yetiştiği topraklardan, Amerikan usülü yapımların da çıkabileceğin gösteren ve İngilizce çekilen ‘Ölüm Kapanı’ (Dark Floors) zorlu bir deney. Çünkü film, uzun süre nereye bağlanacağı konusunda seyircisini merak ettirmekten çok yoruyor. Daha sonrasında, zamanda yolculuk metaforu bir nebze içinizi rahatlatıyor ve paralel evrenler meselesiyle, ‘Aslında iyi bir fikre sahipmiş’ türünden bir gerekçeye sığınıyorsunuz. Lakin finalde yine “İyi de biz bu filmi niye izledik?” sorusuyla başbaşa kalıyorsunuz. Tamam, Finlandiya’dan da Amerikan usülü yapımlar çıkabiliyormuş, filmden bunu anlıyoruz ama zaten ortada kanıtlanmaya değer bir şey yok ki. Malum İskandinav toprakları Bergman gibi bir ustayı, Carl Theodor Dreyer’i, Kaurismaki’leri, Lars von Trier’i yetiştirerek zaten sinema tarihindeki yerini almış durumda.

Lordi’nin hayranlarına

Ama Mr. Lordi de farklı bir tat katmayı denemiş. Bunda da bir problem yok fakat film geride, ‘Keşke biraz da etkili olsaymış’tan başka söyleyecek şey bırakmıyor. Bu arada oyuncu kadrosunu da verelim: Syke Bennett, Noah Huntley. Dominique McElligott, Mr. Lordi, Amen, Ox, Awa, Kita... Grubun, ‘Elbette ki Eurovision sayesinde edindiği hayranlarına’ tavsiyemizle bitirelim...

 

****************************

Kız kardeşi tarafından terk edilen yeğeniyle baba-kız rolünü oynarken, kendi baba figürüyle de hesaplayan genç bir adamın hikâyesini anlatan ‘Uyurgezer’, başarılı bir bağımsız sinema örneği. Filmin başrollerinde Nick Stahl, Dennis Hopper ve Anna-Sophia Robb’un yanı sıra projeye para da yatıran Charlize Theron var

Dertlerden kurtulursun gezsen Amerika’yı...

Malum, sözcükler çağrıştırdıkları imajlarla anlam kazanıyor. Mesela bir meseleye ‘derin’lemesine bakmanın bile farklı çağrışımları var. Bugünlerde en çok nefret ettiğimiz ve bir an önce hesaplaşmak isteğimiz şey ‘Derin devlet.’ Oysa benim üniversite yıllarımda, hâlâ meslek büyüğüm olan sinema yazarları ‘Derin Amerika’ dediklerinde klasik formlarından farklı ve özellikle özgürlüğü çağrıştıran bir Amerika’yı kastederlerdi. Bu aslında o zamanlar için bir anlamda ‘bağımsız sinema’nın tanımıydı. Bugün vizyona giren ‘Uyurgezer’ de (Sleepwalking), bizi 25-30 yıl öncesinin tanımlamasıyla ‘Derin Amerika’yla buluşturmaya çalışan filmlerden.
Ama tabii ki önce hikâye: Erkek arkadaşının bahçeye ektiği marijuanalar polis tarafından fark edilen Joleen, evi terk etmek durumundadır. 11 yaşındaki kızı Tara’yla gidecek yer arayan genç kadın, çareyi kardeşi James’in mütevazı evine yerleşmekte bulur. Ne var ki içindeki delişmen ruh, onu yeni bir maceraya sürükleyecek, tanıştığı bir TIR şoförünün peşinden gidecektir. Bu durumda ertesi sabah kalktığında annesini bulamayan Tara için yeni bir hayat başlayacaktır. Keza dayısı James için de... İkili, Joleen’i aramak adına konumlarını kaybedince (James işinden olur, Tara da okula gitmediği için polis tarafından çocuk esirgeme kurumuna verilir) yeni bir plana soyunur. Dayı, yeğenini ziyaret eder ve ardından Joleen’in onlara bıraktığı yıkık dökük ama hâlâ işe yarayan arabayla yollara düşerler. Bu arada olası bir polis baskınına önlem almak adına isim ve rol değişikliğine giderler. James baba olur, Tara da kızı Nicole. Lakin ellerinde kalan 315 dolar yavaş yavaş tükenmeye başlamıştır...

Elin temiz kalır mı?
Hikâyesini, ‘The Chumscrubber’la tanınan Zac Stanford’un yazdığı filmi, senaristin arkadaşı William Maher çekmiş. ‘Mars Attacks’, ‘Komplo Teorisi’, ‘Batman ve Robin’, ‘X-Men’ gibi filmlerin görsel efektçisi olan Maher adına ‘Uyurgezer’, ilk uzun metrajlı çalışma. Hikâye, üç ana ve bir de ara karakter üzerine kurulu ve temel olarak aile içi sevgisizliği dert ediniyor. Zaten Stanford’un öyküsüyle sorgulamak istediği tema, “Aileler neden çocuklarına bakmıyor?”muş. Bu sorunun cevabını film kendince veriyor; ataerkil aile düzeni... İç karartıcılığına paralel bir şekilde gri tonların hâkim olduğu film, aslında yazının girişinde altını çizmeye çalıştığım ‘Derin ve özgür Amerika’ fikrine sığınarak, varolan durumlardan nasıl kurtulunabileceğinin ipuçlarını vermeye çalışıyor. Peki bu uğurda eliniz temiz kalır mı; hikâye ‘Çok zor’ diyor. Evet, altınızda araba olduktan sonra, hele ki günbatımlarında sonsuz güzellikler sunan otoyol kadrajlarında ruhunuzu temizlersiniz ama nereye kadar? Çünkü her gittiğiniz yere ne yazık ki kendinizi de götürmek zorundasınız.
Bu gerçeğin elbette ki farkında olan James, Tara’nın “Adım Nicole olsun” teklifiyle belki de aradığı fırsatı buluyor (bu arada “Filmlerdeki gibi Meksika’ya gidelim” teklifi de hikâyenin belki de en humor yüklü yanıydı). İşyerinde ezilen, arkadaş çevresinde itilip kakılan, hayatında hâlâ bir kadın bile olmayan genç adam, durduk yere ‘baba’ unvanıyla buluşuyor ve sorumluluk almaya soyunuyor. Öte yandan onun bu figürün içini doldurabilmesi için, geçmişiyle hesaplaşması gerekiyor. Dolayısıyla izler James’i, Utah’taki baba evine götürüyor. Yıllar önce hiç sevmediği Joleen’in, kapıldığı sevdaya daha da öfkelenen baba, hem kızının, hem de oğlunun kendisini terk etmesine bozulmuştur ama yine de önemli olan kendi saltanatıdır. Oğlu James ve ‘torunu’ Nicole’le buluştuğunda, her şeye kaldığı yerden devam eder ve zülmünü sürdürür. Ama her çocuk, rüştünü ispatlamak adına eninde sonunda başkaldırmak zorundadır. James de işte bunu dener ve filme de ismini veren ‘uyurgezerlik’ halinden sıyrılır...

Macy’nin gençliği sanki
Afişteki Charlize Theron ismi sizi yanıltmasın, bu aslında James’in hikâyesi. ‘Full Metal Jacket’ın en nihayetinde çavuşunu temizleyen eri Pyle’ı gibi, ne zaman ayağa kalkacağı merakla beklenen genç adamı, Nick Stahl son derece başarılı ve inandırıcı bir şekilde canlandırıyor (Stahl bana nedense William H. Macy’nin genç haliymiş gibi geldi). Theron az görünüyor ama öz oynuyor. Düşmüş ama tekrar ayağa kalkmaya hazır kadın rollerinin oyuncusu, bir kez daha benzer bir karakteri, ‘Biz bunu daha önceden izlemiştik’ hissini vermeden başarıyla ete kemiğe büründürüyor. Ama Theron’un bu filmdeki asıl rolü, projeye para yatırması ve Stanford’un öyküsünün peliküle yansımasına fırsat tanıması. Minik Tara da ise AnnaSophia Robb, Natalie Portman’la Winona Ryder karışımı bir görüntü sunuyor ve geleceğin yıldızları arasında yer alabileceğini gösteriyor. Vahşi babada Dennis Hooper ve serseri arkadaşta Woody Harrelson da her zamanki standartlarını sunan isimler.
Nefretin ve sevgisizliğin (ki Joleen’in TIR şoförüyle çıktığı ilk akşam, “Bana, yalandan da olsa ‘Seni seviyorum’ der misin?” sözü, öykünün amaçları açısından en işlevsel ve en dokunaklı cümlelerden biriydi) sınırlarında dolaşan ‘Uyurgezer’, bence derdini süslemelere kaçmadan sade ve doyurucu bir şekilde yansıtıyor. Bu tür filmler tercihinizse, gerçekçiliğiyle sizi de etkileyecektir sanırım...

Bunlar da var...

Kıyamet
Francis Ford Coppola’dan epik bir Vietnam destanı, savaş karşıtı filmlerin şahikası, tüm zamanların en iyi filmlerinden ‘Kıyamet’ (Apocalypse Now), Coppola tarafından yeniden kurgulanmış ve uzatılmış yeni versiyonuyla gösterimde. Sinema Yazarları Derneği’nin son 40 yılın en iyi filmi seçtiği 1979 yapımı ‘Kıyamet’in ‘Redux’ versiyonu, Türkiye’de ilk kez bu yılki İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti.
Yüzbaşı Willard (Martin Sheen), Vietnam’da Amerikan ordusuna başkaldıran ve vahşi yöntemlerle bir orman kabilesini yöneten Albay Walter Kurtz’ü (Marlon Brando) bulup öldürmekle görevlendirilir. Kurtz’ün izinde, insan yüreğinin karanlığıyla savaşın gerçekliği arasında kalan Yüzbaşı Willard, çok geçmeden sonsuz bir kabusun içine sürüklenecektir.
İlk gösterildiği günden bugüne gerek teknik başarısı gerek felsefesiyle milyonları büyüleyen epik şaheser ‘Kıyamet’, ünlü yazar Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ adlı romanının son derece görkemli ve kişisel bir uyarlaması. Marlon Brando, Robert Duvall, Martin Sheen, Dennis Hopper’ın yanı sıra genç Laurence Fishburne (The Matrix) ve kariyerinin tırmanış yıllarındaki Harrison Ford’lu oyuncu kadrosuyla da dikkat çeken filmi, beyazperdede izlemenin keyfi başka.

Bonneville
Hollywood’un Oscar’la tescillenmiş en iyi kadın oyuncularından Jessica Lange, Kathy Bates, Joan Allen’ı bir araya getiren ‘Bonneville’, üç yakın arkadaşın hayatlarını sonsuza dek değiştirecek, beklenmedik bir yolculuk hikayesini anlatıyor.
20 yıllık bir evliliğin sonucunda Arvilla Holden, kocasının ölümüyle birlikte kendisini duygusal bir yol ayırımında bulur. Kocası yakıldıktan sonra küllerinin gökyüzüne salıverilmesini vasiyet etmiştir. Ancak, Arvilla’nın üvey kızı, babası için bir cenaze töreni düzenlemeye kararlıdır. Külleri üvey kızına teslim etmeye karar veren Arvilla, en yakın arkadaşları Margene ve Carol’ı 66 model klasik Bonneville’iyle alıp yola koyulur. Arkadaşları Santa Barbara’ya gittiklerini sanırken Arvilla onları Amerika’nın batısına doğru bir yolculuğa çıkarır. Arvilla, kocası Joe’nun küllerini teslim etmek için başladığı yolvulukta birçok şeyi yeniden keşfedecektir.

Ziyaretçiler
Kristen McKay ve James Hoyt için o gece James’in ailesinin gözlerden uzak yazlık evinde bir kutlama gecesi olacaktı. Bir dostlarının düğününden eve dönen mutlu çiftin planları hiç de bekledikleri gibi gelişmedi. Sabahın dördünde kapı çalındı ve rahatsız edici bir ses sordu:
Tamara orada mı?
‘Ziyaretçiler’ (The Strangers) maskeli yabancılar tarafından kuşatılan ve kaçabilecekleri çıkışlar dehşet veren terör alanlarına dönüşen bir çiftin gerilim dolu hikâyesi. ‘Çalınmış Güzellik’, ‘Yüzüklerin Efendisi’ gibi filmlerle tanınan Liv Tyler, Scott Speedman, Alex Fisher gibi isimlerin rol aldığı ‘Ziyaretçiler’, yönetmen Bryan Bertino’nun ilk filmi. 1970’li yılların klasik korku filmlerinden esinlendiğini söyleyen Bernito, ‘Ziyaretçiler’in senaryosunu çocukluğunda yaşadığı bir olaydan yola çıkarak yazmış: “Çocukken etrafı tenha bir evde yaşıyordum. Bir gece, ailem dışarıdayken, birisi ön kapıyı çaldı ve küçük kız kardeşim baktı. Kapıda o muhitte yaşamayan birileri vardı. Daha sonra öğrendiğimize göre o insanlar evde kimsenin olmadığı evleri soyuyorlarmış. ‘Ziyaretçiler’de tersi oluyor, ön kapıyı çalan kişileri evde birilerinin olup olmadığı ilgilendirmiyor.”

Resimdeki Hayalet
Masayuki Ochiai’nin yönettiği ‘Resimdeki Hayalet’ (Shutter), bir psikolojik gerilim. Fotoğraf sanatçısı Ben ve eşi Jane, bir çekim için Tokyo’ya gitmektedir. Mt. Fuji dağ yolunda bir kadına çarparlar, ancak arabadan indiklerinde kadından hiçbir iz bulamazlar. Ben, pahalı bir fotoğraf çekimi sonrasında, fotoğraflarda insana benzeyen beyaz karaltılar görür. Jane fotoğraflardaki bu beyaz karaltının çarptıkları kadına ait olduğunu ve onu yol üzerinde ölüme terk ettikleri için intikam istediğini düşünmektedir. Filmde Joshua Jackson, Rachael Taylor, David Denman ile John Hensley rol alıyor.

 

User21