Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Erkek nedimenin bozguncu eylemleri! PDF Yazdır ePosta
Erkek nedimenin bozguncu eylemleri!

Yine mi kadın-erkek hikâyesi, yine mi aşk üçgeni, yine mi mızmız âşıkların doğruyu seçme bunalımları deyip geçmeyin... Bu filmin kendine özgü öylesine sevimlilikleri ve sürprizleri var ki, başta benim gibi burun kıvırsanız da sonunda sizi teslim almayı biliyor. Film, tam 10 yıldır (onların yalancısıyım!) birlikte oldukları halde hiç yatmamış ve hiç aşktan söz etmemiş bir çiftin öyküsünü anlatıyor. Tom ve Hannah öylesine iyi arkadaşlar ki... Tam bir kadın düşkünü olan Tom, arkadaşına her şeyini anlatıyor. Ve onunla dostluğundan da çok mutlu. Ta ki erkekler takımından bir dostu ona, bu ilişkinin Hannah'nın mutluluk anlayışına hiç uymayabileceği uyarısını yapıncaya dek... Ve Tom birden, aslında her zaman istediği kadının Hannah olduğunu sezer gibi oluyor. Hannah çekip altı aylığına İskoçya'ya gidince de, bundan emin oluyor. Ne var ki yolculuktan mutlu-mesut ve özellikle âşık olarak dönen Hannah, orada tanıştığı genç ve yakışıklı bir Dük'le evlenmek üzeredir. Ve bu düğünde nedime olma görevini ise (erkek olmasına karşın) en iyi arkadaşı Tom'a yükler. Ama Tom'un artık başka amaçları vardır: En başta düğüne mani olmak üzere... Doğrusu En İyi Arkadaşım Evleniyor'a çok benzeyen bir hikâyeye dayanan film, sonra başka ufuklara doğru açılıyor. Öncelikle ana teması hoş: Tam 10 yıldır arkadaşlık eden bir çift, birbirlerinin tam dengi olduklarını nasıl fark edemezler? Aşk bazen kendisini bu kadar gizler mi? Sonra araya çok ilgi çekici bir kültür çatışması olayı giriyor. Aslında Amerikan uygarlığının temelinde harcı bulunsa da, özgün bir kültür olan İskoç kültürü, hele tipik New York yaşamı değerleriyle çatışınca, hayli komik şeyler ortaya çıkıyor. Eski, soylu, toprağa dönük ve kurallarla çevrili bir yaşam biçimiyle New York entelektüellerinin karşılaşmasından kıvılcımlar yükseliyor... Filmin temel handikaplarından biri, başroldeki Patrick Dempsey. Ciddi bir kusuru yok, ama Michelle Monaghan gibi bir kadının seçiminde, rüya gibi bir ülke ve görünürde her şeye sahip bir erkeğe karşı çıkarılması, pek inandırıcı bir denge yaratmıyor. Hangi kadın ona ve gürültülü büyük kente dönerdi acaba? Bu görece kusurlarına karşın, aşk üzerine yeni sorular sordurtan sempatik bir film. Çok yakın zamanda ölen sinema ustası Sydney Pollack'ın, Tom'un babası olarak sevimli ve küçük bir rolü de var.

GELİN BENİM OLACAK * * *
(Made of Honor) Yönetmen: Paul Weiland Senaryo: Adam Sztykel, Deborah Kaplan, Harry Elfont Görüntü: Tony Pierce-Roberts Müzik: Rupert Gregson-Williams Oyuncular: Patrick Dempsey, Michelle Monaghan, Kevin McKidd, Kathleen Quinlan, Sydney Pollack. Warner Bros filmi.

******************************************

Gerilim ustasının yeni sürprizi

Her filmi merakla beklenen bir yönetmen artık, M. Night Shyamalan... Hint kökenli Amerikan sinemacının yazıp yönettiği bir avuç filmde anlattığı şaşırtıcı öyküler, vurucu finaller ve alttan alta sürekli devam eden gerilimle, bu türün meraklılarını genelde hep memnun ettiği söylenebilir. Yönetmenin İşaretler ve de Köy filmleriyle benzerlikler taşıyor bu yeni yapım... Öncelikle büyük kentte başlamasına karşın tümüyle taşrada devam ettiği için. Sonra da doğanın hikâyede oynadığı büyük rol nedeniyle... Ama yine de farklı ve değişik bir film olduğu söylenebilir. Gerilim bu kez ortada dolaşan ölülerden veya ölüme karşı şerbetlenmiş bireylerden oluşmuyor. Ama ölüm yine var: Özellikle umuma açık alanlarda (parklar, meydanlar, caddeler), insanlar birden esmeye başlayan bir rüzgarla yerlerine çakılıp kalıyor, sonra ne yapıp edip kendilerini öldürüyorlar. Büyük kentte başlayan bu salgın giderek taşraya ve daha küçük insan gruplarına yayılıyor. Önce bir tür terörist saldırı, sonra bir virüs olayın nedeni olarak görülüyor. Ama asıl neden farklı biçimde ortaya çıkıyor. Mistik Olay belki yine övgüden çok eleştiri alacak. Ve yönetmenin daha ilk filmi olan Altıncı His'le koyduğu yüksek çıtanın altında kaldığı söylenecek. Ama bence öyle değil. Bana göre en iyi filmini Köy'le vermiş olan sanatçı, Sudaki Kız'ın getirdiği düşkırıklığından sonra (ki o da bir gerilim filmi olmamanın cezasını çekmişti), bu filmle çıtayı yine yükseltiyor. Gerilimi çok ayakta veya hikâyesi son derece özgün olduğu için değil. Ama belki en alçakgönüllü filmi olan bu yapımda, yönetmen aslında çok sevdiği bir temanın, insanoğlunun kendi kendisinin en büyük düşmanı olduğu ve böylesine tahrip edilen, giderek yok edilen doğanın eninde sonunda intikamını alacağı temasının altını çok iyi çiziyor. Özellikle ikinci yarıda biraz sarkmasına karşın film, sık sık çarpıcı bölümler içeriyor. Kutsal aile yine korunuyor, aşk yine hükmünü icra ediyor. Ama asıl önemlisi, biraz naif gözükse de, film sonunda kendisini mükemmele yakın biçimde bütünlüyor ve mesajını veriyor. Çok şey beklemeden, saf bir ruhla gidenler daha memnun kalabilir.

MİSTİK OLAY * * *
(The Happening)/ Yönetim ve senaryo: M. Night Shyamalan Görüntü: Tak Fujimoto Müzik: James Newton Howard Oyuncular: Mark Wahlberg, Zooey Deschanel, John Leguizamo, Ashlyn Sanchez, Spencer Breslin, Betty Buckley Fox yapımı.

************************************

Kadının var olmadığı ülke

Aile boyu sinemacı Makhmalbaf'ların en yeni üyesi, sekiz yaşında ilk kısa filmini yapan, 15 yaşında Venedik şenliğine katılan ve 20'sine henüz basmış olan Hana Makhmalbaf da; babası, annesi ve ablasının yolundan giderek bu ilk uzun filmiyle festivallerde boy gösterdi. Film, Afganistan'daki Taliban rejiminin birkaç yıl önce görülmemiş bir vahşet ve uygarlık düşmanlığı içinde yıktırdığı ünlü dev Buda heykellerinin bulunduğu Bamiyan adlı yörede geçiyor. Hatta heykellerden birinden kalan koca boşluğun hemen dibinde... Altı yaşlarındaki küçük Baktay, komşu çocuğu Ali'nin okula gitmesinden etkilenerek, annesi evde yokken defter-kalem almaya ve okula başlamaya kalkışıyor. Ama çevrede öylesine bir cehalet, bağnazlık ve şiddet dünyası vardır ki, küçük kız bu en masum dileğine ulaşmakta zorlanıyor. Film, 20. yüzyılın insanlık adına en büyük utançlarından biri olan Taliban kafasına karşı komşu bir ülkeden gelen bir manifesto niteliği taşıyor. Kadın yönetmenin talihi, öncelikle çok yetenekli bir minik oyuncu bulması. Diğer amatör oyuncular, çevredeki doğa ve insan görünümleri de filmin amacına yardım ediyor. Ne var ki, en azından ailesi genç Hana'yı sanatta abartmanın zararları ve melodramın kalın çizgileriyle gerçeğe ulaşmanın imkânsızlığı konularında uyarmalıydı. Koca çarşıda küçük kızın yumurtalarını alan bir Allah kulunun çıkmaması, Taliban babalarından daha vahşi gözüken oğulları (oysa çocuklar temelde masumdur!), okulda sınıf sıralarındaki küçük kızların bile inanılmaz kötülüğü, nasıl bir abartılar zinciri öyle? Oysa bilinir ki, en koyu kötülüğün ardında bile umut vardır ve insan olan her yerde, bir iyilik ışığı her an süzülüp ortalığı aydınlatabilir. Utanç'ın her şeye karşın, arkaik ve alabildiğine bağnaz bir toplumda, kadının çocuk yaştan itibaren umutsuz derecede kötü olan durumu konusundaki mesajı, eğer bu abartmalardan arınıp karşımıza gelseydi çok daha inandırıcı olabilirdi. Bu haliyle, yazık...

UTANÇ * *
(Buda As Sharm Foru Rikht) Yönetmen: Hana Makhmalbaf Senaryo: Marzieh Makhmalbaf Görüntü: Ostad Ali Oyuncular: Nikbaht Noruz, Abbas Alijome, Abdolali Hüseyin Ali/ İran filmi.

************************************

Nefes kesen klasik film DVD'leri

Aslında DVD tanıtımını yüklenen ve işini de çok iyi yapan sevgili Yavuz Baydar dostumun alanına girmek istemiyorum. Ama bir kereliğine, son çıkan kimi DVD'lerin önemine değinmek istedim. Kanal D Home Video'nun Universal şirketinin Türkiye haklarını alması, sinemaseverler açısından çok olumlu sonuçlara yol açtı. Örneğin bir avuç ünlü Alfred Hitchcock klasiği çıktı, çıkmaya da devam edecek. Şimdi de 1930'larda korku sinemasının temellerini atmış bir avuç başyapıt elimizde. Frankenstein serisinden ilk ve asıl film Frankenstein ve devam filmleri Frankenstein'ın Evi ve Frankenstein Kurt Adama Karşı. Keşke serinin en önemsenen filmi olan Frankenstein'ın Gelini de çıksa... Ayrıca yine seriye dönüşen bir başka ünlü kahramanın ilk filmi: Dracula. Bu filmler, bugün sade gözükebilecek yapıları içinde başlıbaşına bir tür yarattılar, unutmayalım. Ve onları görüp bilmeden, ciddi bir sinemasever olunamaz. Charlie Chaplin'in son filmi olan Marlon Brando ve Sophia Loren'li Hong Kong'lu Kontes'i de eklemeden edemedim!...

************************************

Sinefiller için...
Hazırlayan: Kaya GENÇ
* Doğru tahmin ettiniz: Utanç'ın yönetmeni Hana Makhmalbaf, soyadını taşıdığı ünlü sinemacı aileye mensup. Daha önce 1977 doğumlu Samira, Elma filmiyle Cannes'a katıldığında 21 yaşındaki bu genç kız herkesi şaşırtmıştı. Şimdi sıra Samira'nın küçük kardeşi Hana'ya geldi. Henüz 10 yaşındayken çekilen Elma'da yönetmen yardımcısı olarak çalışan Hana, şimdi kendi filmiyle karşımızda. Kendisinin ilk filmini 18 yaşında yönettiğini söylediğimizde artık bu yaşın ilk (legal) birasını içmek, ilk defa ev tutmak ilk defa cinsel ilişkiye girmek gibi aktivitelerle değil, ilk filmini yönetmekle bağlantılandırıldığını da fark etmiş oluyoruz. Michael Haneke ise ilk sinema filmini 34 yaşında çekmişti.

* Haneke demişken... Avusturya'nın huzursuz ruhu, ölümcül oyunlarını Amerika'ya satan büyük düşünür Michael Haneke bugünlerde Öğretmenin Hikâyesi isimli bir film çekiyor. 1913 yılında Kuzey Almanya'da, bir köy okulunda geçen film, eğitim sisteminin faşizmle bağlantısı üzerine. Hazır ÖSS bitmiş, okullar da kapanmışken, yatılı okul, kabadayılık kültürü, militarizm ve faşizm arasındaki gerilimleri anlatan Robert Musil'in Genç Törless kitabını da (Çeviren: Kamuran Şipal, İletişim Yayınları) Türkiye'nin bütün sinefillerine tavsiye edelim.

HAFTANIN FİLMLERİ
* Hızlı Yarışçı/ Speed Racer'ın yaratıcısı Wachowski kardeşler, Matrix üçlemesinde film başına 4 milyon dolar para kazanıp, aralarında Slavoj Zizek'in de olduğu filozoflara 'hakikat' kavramını yeniden tartışmak için popüler bir zemin hazırladı. Fransız filozof Jacques Lacan yaşantıyı sembolik, hayali ve hakiki olarak üç düzende inceliyor; hakiki olana bakmanın korkunç zorluğunu semboller ve hayallerle örttüğümüzü gösteriyordu. Matrix'te de hakiki olan âlem, o kadar mide bulandırıcı ve anlaşılması güçtü ki, karakterler hakiki olmayan hayali dünyaya geçmek için ellerinden geleni yapıyordu. Peki tüm bu felsefi hikâyelerden sonra Hızlı Yarışçı'da neler bulacağız?

* Rolling Stone'dan Peter Travers'a göre 'bütün aile üyeleri için ideal bir film' bu. Bound ve Matrix'ten sonra gerçekten de Wachowski biraderler 'ailemizin sinemacıları' haline gelmiş olabilirler mi? Travers'ın şiirsel kaleminden dinliyoruz: "Hızlı Yarışçı'ya Stanley Kubrick'in o meşhur uzay macerasına çıkışından bu yana yapılmış en kafa yapıcı film olarak bakmak mümkün. Filmdeki renkler bir fahişenin tırnaklarındaki ojenin rengi gibi pırıl pırıl parıldıyor, duvardan duvara bas bas bağıran ses tasarımı kulaklarımızın zarını epey bir titretiyor... Hele bir de filmi IMAX salonlardan birinde seyrederseniz öncelikle gözlerinizi sigortaladığınızdan emin olmanız epey akıllıca olur. Hatırlayalım: 60'lı yıllarda Stanley Kubrick daha önce kimselerin ulaşmadığı görsel zirvelere doğru yola çıkan yegâne yönetmen değildi. 2001'in yaratıcısı bu dostumuz izleyenin kafasını açan kendi projesiyle meşgulken, Japon anime ortamının en parlak isimlerinden biri, Tatsuo Yoshida televizyon âlemini Mach Go Go Go isimli çizgi dizisiyle sarsıyordu. Dizinin Amerikan versiyonu 1967'de epey uyduruk İngilizce bir dublajla gösterildiğinde bir nevi kült yaratılmış ve şimdilerde 40'lı yaşlarında olan Larry ve Andy Wachowski kardeşler ne zaman televizyonda gösterilse oturdukları yere mıhlanmışlardı. 52 bölümlük dizi Chicago'da yaşayan bu iki veletin aklını başından almıştı."

Haftanın yıldız tablosu
İKİNCİ NEFES * * *
SEX AND THE CITY * * *
ÜÇ HAYDUT * *
THE INCREDIBLE HULK * *
SINIR(DA) * *
21 * *
YETİMHANE * *
 

User21