Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Sömürücü(ler) PDF Yazdır ePosta
SÖMÜRÜCÜ(LER)

Meşhur hikâyedir: Paris Belediyesi Eyfel Kulesi için çalışmalara başladığında, ünlü yazar Guy de Maupassant’ın da içinde bulunduğu bir grup aydın, “Bu güzel kente böyle bir çelik yığını dikemezsiniz!” diyerek protestoya başlamışlar. Kulenin inşaatı bitip halka açıldıktan sonraysa, de Maupassant’ın öğle yemeklerini sürekli Eyfel’in tepesindeki lokantada yediği görülmüş. “Hayırdır üstad, yapılmasına o kadar isyan ettiğiniz kuledesiniz her gün?” diye sorulunca, “E, ne yapayım,” demiş, “Koca Paris’te bu lanet şeyi görmediğim tek yer burası!”

Anlaşılan o ki Fransızlar bir süredir Fransa’nın kendisini görmüyorlar, sürekli içinde olduklarından galiba... Tabii bu yeryüzündeki her ülke için geçerlidir, hatta Fransa’nın hiç olmazsa Cezayir’de uyguladığı katliamı kabulünü artı hanesine eklemek de mümkün; artı hanesinde tek bir çentik bile bulunmayan ülkeler var, biliyorsunuz... Bu ‘görme/görmeme’ meselesini gündeme getirense, bu hafta perdeye düşen ‘gizil-faşist’ bir Fransız filmi…

Sağcılığın ‘68’den intikam alırcasına hızlı ve kanlı yükseldiği 70’lerde yapılan ve etkisini günümüzde de sürdüren kült filmlerden biri ‘Texas Chainsaw Massacre’dır.

Vosvos minibüsleriyle yolculuk yaparken ‘yoldan çıkıp’ bilmedikleri bir yola giren -yanlış yola düşen!- bir grup genç -çiçek çocuklar-, Amerikan taşrasının kalbinde, fiziksel ve zihinsel deformasyona uğrayarak yamyama dönüşmüş korkunç bir ailenin ölüm tuzağına düşerler. İzleyicinin midesini bulandırma konusunda epey ileri giden bu dehşet hikâyesi, değişik isimlerle onlarca defa yeniden filme alındı; alışılmadık özgürlük istekleriyle verili toplumsallığın dışına çıkan gençlerin kulaklarının hiç olmazsa sinema salonlarında çekilmesi gerekiyordu: Hollywood terbiyesi!

‘Frontiere(s)/Sınır(da)’, işte bu feci filmin bu hafta gösterime giren Fransız versiyonu… Bir grup genç, Fransız taşrasında bir motele sığınırlar fakat aslında moteli bir Nazi’nin her yönden çarpık bir ilişkiler sistemiyle kurduğu ailesi işletmektedir. Bundan sonra olanlarsa, ‘Texas Chainsaw...’a rahmet okutuyor! Böyle bir film yapılmasında özel bir şey yok tabii; can çekişen Fransız sinemasının Hollywood’la flörtünü biliyoruz.

Lakin inanılmaz bir zulme maruz kalan gençlerin isimlerinin Yasemin, Ferit ve Sami olması, tam da başkanlık seçimleri sırasında -doğrudan Sarkozy’nin kazandığı seçime bağlayın, hata etmezsiniz!- bir soygundan kazandıkları parayla Kuzey Afrika kökenli yurttaşların protesto gösterileri ve sokak çatışmalarının arasından sıyrılıp Paris’ten uzaklaşmaya çalışmaları gibi bazı özel ayrıntılar, filmi epey karanlık bir politik söylem düzenine oturtuyor:

Bu sefer ‘yoldan çıktıkları için’ cezalandırılanlar, Kuzey Afrika kökenli gençler… Yönetmen Xavier Gens temelanlam düzeyinde bir faşizm eleştirisi yapmaya çalışıyor’muş gibi’ görünüyor ama ne yazık ki yananlam düzeyinde işler hiç de öyle gitmiyor; çocuklarına Alman isimleri veren ve SS üniformasıyla dolaşan Nazi baba iyice karikatürleşirken ‘cezalandırılan’ gençler bir kimlik tartışmasının göbeğinde iyice belirginleşiyorlar. Sonuçta film, bilinçli ya da bilinçsiz, izleyicinin şiddet damarıyla oynayan ırk faşisti bir anlatıya dönüşmenin ‘sınırında’ dolanıp duruyor. Tam da bu yapısından dolayı ‘Sınır(da)’, istismar edici, sömürücü filmler dünyasının bir parçası aslında... Ve yine aynı nedenden dolayı, ‘istismar sineması’ (exploitation movie) örneklerinden daha ahlaksız! İstismar filmlerinin izleyicisiyle yazısız-sözsüz bir kontratı vardır:

Bu tür filmleri, şiddet ve cinselliği kullanarak sizi istismar edeceğini bilerek ve kabul ederek izlersiniz. Bu filmler sol gösterip sağ vurmaz, faşizm eleştirisi yapmak için yola çıkıp ‘yoldan çıkmazlar’. Hatta istismar sinemasının politik doğruculuk gibi bir sorumluluğu bile yoktur. Bu yüzden, mesela türün ünlü örneklerinden 1975 tarihli “Ilsa, She Wolf of the SS/SS’in Dişi Kurdu İlsa”daki Nazi İlsa karakterinin bile birçok yönetmenden daha namuslu olduğu söylenebilir...

“Ne olacak ki?!” deyip geçmek de mümkün, “Hollywood bunu bize uzun zamandır yapmıyor mu?” Yapıyor tabii ama adı üstünde, orası Hollywood... Oysa burada Fransız sinemasından söz ediyoruz; Godard’ın, Truffaut’nun, Rohmer’in, Resnais’nin çıktığı ve geliştirdiği bir sinemadan… Günümüz Fransız sinemasının, kim bilir, belki de tam göbeğinde olduğu için epey ‘fransız kaldığı’ insancıl bir sinema kültüründen… Böyle sömürülmek o yüzden üzücü...
 

User21