Cuma, 21 Kasım 2008
 
Eski dostlar 20 yıl sonra dönüyor PDF Yazdır ePosta

Eski dostlar 20 yıl sonra dönüyor

Devam filmlerinin kimi zaman hayli geciktiği bilinir. Ama galiba bu kadar sevilen ve üç bölümü çekilen bir serinin dördüncü filmi için nerdeyse 20 (tam olarak 19) yıl beklendiği hiç görülmemişti. Ama işte zamanı geldi, seyircinin isteğine Harrison Ford'un ısrarı ve Spielberg/Lucas ikilisinin ikna olması da eklenince, serinin yeni bölümü ortaya çıktı.

Bu yeni bölüm ünlü arkeolog-maceraperest Indiana Jones'u bıraktığımız yerden, yani İkinci Dünya Savaşı öncesinin Afrika'sından alıp gerçekten de 19 yıl sonrasına, yani 1957 yılına ve ABD'nin göbeğindeki Nevada Çölü'ne götürüyor. Soğuk savaşın en hızlı döneminde, Amerika'nın o yıllarda gördüğü kabuslardan biri sanki gerçekleşiyor ve Sovyet ajanları atom deneylerinin yapıldığı bir gizli alanı saldırıyla ele geçiriyorlar. Ardından bomba patlıyor, ama tüm kahramanlarımız mucizevi biçimde kurtuluyorlar. Örneğin İndiana bir buzdolabına sığınarak bu vartayı atlatıyor!... Bir tür giriş olduğu anlaşılan bu bölümden sonra, asıl macera Latin Amerika'nın gizemli ülkesi Peru'da başlıyor. Artık yeniden uslu-akıllı üniversite hocalığına dönmüş olan Indiana, birden hayatına dalan ve nedense biraz kendisine benzeyen bir asi gencin önerisi üzerine, Peru'da Maya uygarlığından kalma eski bir kristal kafatasının peşine düşüyor. Aynı hazinenin peşinde yine ABD'de karşılaştıkları Rus ajanları ve başlarındaki güzel, ama acımasız kadın casus İrina Spalko da vardır. Bu yeni bölüm, aslında seriyi 1981'deki ilk, en ünlü ve olasılıkla en iyi bölümü olarak başlatan Indiana Jones ve Kayıp Hazine Avcıları filmindeki atmosfere ve özelliklere geri götürüyor. Ve sanki her şey yeniden başlıyor. Olayların dekor, dönem ve coğrafya değiştirmesi sizi şaşırtmasın... Aynı macera ruhu, aynı eski seriyal filmlere benzeyen bir mantık zinciri, aynı kesin çizgili iyi-kötü çatışması, aynı dur-durak bilmeyen bir aksiyon duygusu ve ona eşlik eden bir mizah. Ve yan oyuncular değişse de, biraz yaşlanmış olmasına karşın temelde pek değişmemiş ve bu filmleri değişmez olarak birbirine bağlayan o efsane oyuncu, Harrison Ford. Üstelik serideki sevgilisi Marion Ravenwood'a (sempatik Karen Allen) yeniden kavuşmuş olarak... Yani, bir nostalji şöleni için her şey mevcut. Elbette, Rusya'nın tam da dünyada yeni ve güçlü bir rolü yeniden üstlenmeye çalıştığı şu dönemde, eski komünist dönemin tüm hayaletlerini yeniden ortaya sürmenin ideolojik anlamı üzerinde durulabilir. Bu hikâyelerdeki o saf ve naif çocuksuluğun hâlâ geçerli olup olmadığı tartışılabilir. Ve de finaldeki özel efektlerin tavana vurduğu bir bölümde, zamane gereği olarak uzaydan gelen tanrısal güçlerin ortaya çıkması ve finale uzayla iletişim gibi aslında Spielberg için çok önemli olan bir temanın damgasını vurması da en azından ilgi çekici bulunabilir. Ama kesin olan birşey var. Spielberg/Lucas ikilisi bu işi iyi biliyor. Ve yaptıklarının hakkını veriyorlar. Böylece, özellikle finale doğru görkemli aksiyon bölümleri karşımıza geliyor. Özellikle deli gibi giden arabalardaki ölümcül savaşım, kristal kafataslarındaki gizin ortaya çıkması gibi bölümler, son derece etkileyici. Hem de, yapanların açıkça belirttiği gibi, bilgisayarlı çekimlerin ve dijital efektlerin son derece sınırlı olarak kullanılmasına karşın... Film bu açıdan bekleneni veriyor. Evet, bekleneni veriyor. Ama beklenenden bir adım ötesine de gitmiyor, gidemiyor. Spielberg/Lucas ikilisinin yaptıklarıyla sinema sanatını, anlatım olarak, tema olarak, teknoloji olarak yeniledikleri, sürekli devrim yaptıkları günler geride kaldı. Dolayısıyla, bu film de sonuç olarak eğlendiriyor, oyalıyor, iyi vakit geçirtiyor. Ama gerçek anlamda heyecanlandırmıyor. Hatta, nostalji duygularımızı tümüyle ayağa kaldırsa da, eski bölümlerin keyfini vermiyor, hele vaktiyle ilk bölümü izlediğimizde aldığımız o benzersiz zevki vermiyor. Çünkü, yıllar önce ölümsüz oyuncu Simone Signoret'nin dediği gibi, 'özlemin o eski tadı yok!'

INDIANA JONES VE KRİSTAL KAFATASI KRALLIĞI * * *
(Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull) Yönetmen: Steven Spielberg Senaryo: David Koepp Görüntü: Janus Kaminski Müzik: John Williams Oyuncular: Harrison Ford, Cate Blanchett, Karen Allen, Shia LaBoeuf, Ray Winstone, John Hurt, Jim Broadbent Paramount yapımı.

*******************************************

Cannes'da Altın Palmiye'yi kim alacak?

Evet, günler günleri kovaladı ve 61. Cannes Film Festivali'nin de sonu gözüktü. Bir avuç film daha var. Soderbergh'in 4 buçuk saatlik Che ve Atom Egoyan'ın Hayranlık filmleri gibi. Ama biz görebildiklerimize topluca bakalım. Bu yıl şenliğin genel düzeyinin yüksek olduğunu söylemek kolay değil. En azından bana göre... Ama birçok eleştirmen de öyle düşünüyor. Kimi filmlerin yarışmaya nasıl alındığını bile anlamakta zorlandık. Örneğin eşcinsel soslu, görünürde cesur, ama tümüyle kof Filipin filmi Servis veya bitmez tükenmez öyküsünü hiçbir sonuca ulaştırmamayı başaran Arjantin filmi Kafasız Kadın gibi. Elbette ki Nuri Bilge Ceylan'ın filmi bu genel düzeysizlik içinde daha da parladı: Screen International'in uluslararası eleştirmenler tablosunda hâlâ başta olmasının gösterdiği gibi... Ceylan iyi bir film yapmış, sinemasını yenilemiş, farklı bir yolda cesur bir adım atmış. Ve artık uluslararası planda sevilen, beğenilen, filmleri merakla beklenen, hatta hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmiş bir yönetmen olduğunu da gösterdi. Ödül alsa da almasa da, onu yürekten kutluyorum. Diğer filmlere gelince... Fransız filmi, çok kalabalık bir ailenin bir hastalık dolayısıyla yaşadığı travmayı anlatan son derece geveze ve cilalı Bir Noel Hikâyesi'ni Fransızlar çok beğendiyse de uluslararası basın hiç tutmadı. Belçikalı Dardenne kardeşlerin yeni filmleri Lorna'nın Sessizliği, iki kez Altın Palmiye'ye uzanan sanatçıların öbür filmleri kadar ikna edici değildi. Belçikalı olmaya çalışan güzel bir Rus göçmeni kadının bu ülkede yaşadıklarını yine son derece gözlemci bir dille anlatan kardeşler, çok başarılı bir ilk yarıdan sonra biraz yollarını şaşırıyorlar ve filmlerinin finaline yeterli gücü veremiyorlardı. Çok beğendiğimi yazdığım İsrail canlandırma filmi Beşir'le Vals'in yanı sıra en iyi bulduğum filmlerden biri, Brezilyalı Walter Salles'un Daniela Thomas'la birlikte yönettiği Linha de Passe oldu. Bir Brezilya futbol deyimini isim olarak alan filmde ünlü Merkez İstasyonu'nun yönetmeni yine emekçi sınıflara eğiliyor ve bir annenin yönettiği bir ailenin ve dört genç oğulun öyküsünü anlatıyordu. Brezilya toplumunun en yoksul kesimlerinde yollarını arayan dört erkek kardeşin öyküsü biraz Visconti'nin çok ünlü Rocco ve Kardeşleri'ni ve Halit Refiğ'in ondan uyarladığı Gurbet Kuşları'nı hatırlatıyordu. Bu güçlü film de ödüllerde hak sahibi olabilir. Diğer iyi filmlerden biri, Napoli'nin ünlü yasa dışı kurumu, son dönemde gücünün, Sicilya'nın mafyasından çok daha fazla arttığı söylenen örgütü üzerine, yönetmenliğini Matteo Garrone'nin yaptığı Gomorra filmi oldu. İtalya'yı birbirine katan ve 1 milyon satan bir araştırma kitabından uyarlanan film, örgütün yapısını, toplumdaki yerini ve yaptığı işleri iç içe örülmüş beş hikaye aracılığıyla anlatan ilgi çekici bir yapımdı. Ama büyük bir film değil... Aynı şey, Clint Eastwood'un son filmi Changeling/Değiş Tokuş, için de söylenebilir. Ünlü sanatçının Gizemli Nehir'den sonra yine (gerçek bir olaydan esinlenmiş) bir romana sığındığı ve yine o ünlü 'büyük bunalım' dönemine (1920'lerin sonları/ 30'lar) dönüş yaptığı film, küçük oğlu aniden ortadan yok olan bir annenin öyküsünü anlatıyordu. Los Angeles polisinin tarihindeki en yoz döneminin yaşandığı bir sırada, polis bu olayı da örtbas etmeye çalışıyor ve sonra kadına bulunan başka bir çocuğu getirip onu oğlu diye yutturmaya kalkışıyorlardı. Anne, baskılara karşın bunu kabul etmiyor ve tüm örgüte, giderek tüm sisteme karşı tek başına direnmeyi deniyordu. Bu tam Eastwood'a yakışan ve hümanist bir dönem filmi niteliklerini tam olarak yerine getiren film, yine de sanatçının kimi başyapıtları düzeyinde değil. Angelina Jolie'nin enfes oyunu ise ona ödül getirebilir. Hem Cannes'da, hem de önümüzdeki yılın Oscar'larında... Çok sevdiğim son bir filmle bitireyim. Bağımsız Amerikan yönetmeni James Gray'in son filmi İki Aşık. Aynı anda tanıştığı iki genç kadın arasında duraksayan, çok hafiften zihinsel özürlü bir genç adamın yaşadıklarını anlatan bu küçük, ama o hoş filmin öylesine derin bir keder duygusu ve öylesine saf bir aşk arayışı öyküsü var ki... Joaquin Phoenix, Gwyneth Paltrow ve Vinessa Shaw ise nefis oynuyor. Ödül listesinin bir köşesine sızarsa hiç şaşmam!

****************************

BENİ ORADA ARAMA * * *
ÜÇ HAYDUT * *
ŞÖHRET * *
DEMİR ADAM * *
MÜNFERİT * *

 

User21