Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Evlat acısı hiçbir şeye benzemez PDF Yazdır ePosta

Gerçek hayatta ağabeyi River'ı kaybeden Joaquin Phoenix, 'Kesişen Yollar'da oğlunu kaybeden acılı profesörü, son derece inandırıcı bir portreyle önümüze getiriyor.
Faili meçhul bir trafik kazasında oğlunu kaybeden ve intikam ateşiyle yanıp tutuşan genç bir profesörle kazaya neden olan bir başka babanın yolları tesadüfen kesişir... Terry George imzalı 'Kesişen Yollar', iki tarafın psikolojisini yansıtmakta son derece başarılı bir film

Bu aralar Amerikan babaları çok acılı... Çünkü oğulları öldürülüyor ve onlar, hukukun ve bürokrasinin ağır işleyen çarkları yüzünden, yitip giden evlatlarının kanlarının yerde kaldığını düşünüyor. Çözüm? Bireysel yolla intikam... Birkaç ay önce Kevin Bacon, 'Ölüm Emri'nde (Death Sentence), Kanada'ya gidip buz hokeyi takımında yıldız olmaya karar veren oğlunu, varoşların öfkesine kaptırıyordu; yakın bir zaman önce de Tommy Lee Jones 'Tanrının Vadisinde' (In the Valley of Elah), Irak'taki savaş ortamından ülkesine dönen oğlunu, arkadaşlarının şiddetine... Bu kez sıra Joaquin Phoenix'te. Gerçek hayatta ağabeyi River'ı uyuşturucunun kollarında kaybeden başarılı oyuncu, 'Kesişen Yollar'da da (Reservation Road) evlat acısı tadıyor.
John Burnham Swartz'ın 1998 tarihli romanından, yazarın da katkısıyla yönetmen Terry George'un kaleme aldığı senaryodan çekilen film, 'kayıp' temasını, diğer filmlerden farklı olarak iki tarafın, kaybedenin ve kaybettirenin vicdanında tartıyor. Hikâye, New England'da geçiyor. 2004'te, tarihinin en iyi performanslarından birini gösteren ünlü beyzbol takımı Red Sox'ın sezon içi maçlarından birini Fenway Park'ta oğlu Lucas'la izleyen Dwight Arno, miniği ayrıldığı eşine bırakmak zorundadır. Yolculuk esnasında telefonu çalar. Arayan eski eşidir. Dwight, telefona bakarken Revervation Road üzerindeki bir benzin istasyonu yakınında bir kütleye çarpar. Kısa bir şaşkınlıktan sonra çarptığı şeyin küçük bir çocuk olduğunu fark eder. Durmaktansa kaçmayı yeğler...
Öte yandan yetenekli çellocu oğulları Josh'un konserinden dönen Learner ailesi, Reservation Road'taki bir benzin istasyonunda küçük bir mola verir. Minik Josh, bir kavanoz içine hapsettiği ateşböceklerini annesinin tavsiyesiyle dışarı salmak üzere arabadan çıkar. Bu sırada karanlığın içinden hızla çıkıp gelen bir jip, ona çarpar ve kaçıp gider. Bir üniversitede profesör olan Ethan Learner ve karısı Grace için bu büyük bir trajedidir. Ethan, bir yandan oğlunu kaybetmiştir, öte yandan da olayın sorumlusu ortada yoktur.

Dava, suçluya verilince...
'Kesişen Yollar' (Filme Türkçe isim iyi bulunmuş ama daha önce Halle Berry'ye Oscar getiren Marc Forster filmi 'Monster's Ball'da da yollar kesişmişti), bir 'suç ve ceza' filmi. Eşiyle ayrı yaşayan avukat Dwight Arno için artık hayatın tek bir anlamı kalmıştır, belli sürelerde birlikte olduğu oğlu Lucas'a babalığını gösterebilmek. Prof. Ethan Learner içinse mesela dersinde İranlı öğrencisinin, Amerikalı okul arkadaşlarıyla yaptığı 'ölüm riskinin kendi coğrafyasına olan yakınlığı' tartışmasının pek bir değeri yoktur. Artık tek bir amacı vardır; oğlunu öldüren kişiyi bulmak ve intikamı almak... Kimi gelişmeler, Dwight ve Ethan'ı bir şekilde buluşturur. Profesör, davaya bakan polisin meseleyi çözemeyeceğini düşündükçe, kendince bir yol arar, kendi gibi yakınlarının ölümünün ardından adaletin tecelli etmediğine inananlarla internet üzerinden iletişir. Hukuka da başvurur ve Dwight'ın çalıştığı büroyla anlaşır. İşe bakın ki dava, artık suçu işleyenin üzerindedir.
Bir önceki filmi 'Hotel Ruanda'da, toplumsal suçlarda gezinen yönetmen Terry George, bu kez suçun bireyselliğine uzanıyor. 'Kesişen Yollar'ın özellikle ilk bölümleri itibarıyla çok etkileyici bir film. Hikâye, iki tarafa da eşit uzaklıkta yaklaşıyor ama acının uzantıları bakımından Learner'ların cephesi kuşkusuz yürek parçalatıyor. Yönetmen George, oyuncularının üstün performanslarından da destek alarak, evlat acısını seyircisine hiçbir duygu sömürüsüne başvurmadan bütün yalınlığıyla geçiriyor. Fazla klişe olacak belki ama film herkese 'Allah böyle bir acıyı kimseye yaşatmasın' dedirtiyor. Öykünün ilerleyen bölümlerinde ise avukat Dwight'ın açmazlarını benzer bir şekilde hissediyoruz. Filmin belki de ilginçliği burada beliriyor; çünkü 'Keşisen Yollar'da hikâyenin 'kötü adam'ı, 'Ölüm Emri'nde, 'Tanrının Vadisi'nde, hatta Jodie Foster'lı 'İçindeki Yabancı'da olduğu gibi, mutlaka cezalandırılması gereken türden özelliklere sahip değil. Çünkü içindeki toplumsal öfkenin dışavurumuyla bir suç işlemiyor, aksine kaza yapıyor ama o kaza da bir başka ailenin dağılmasına, savrulmasına neden oluyor. Yani sonuçta yine ödenmesi gereken bir bedel var ortada. Film, bu bedel üzerinde seyircinin zihin jimnastiğine soyunmasına ortam hazırlıyor.

11 Eylül sendromu mu?
Üstelik 'Raskolnikov'umuz bu kez kendisini haklı görmenin peşinde de değil. Bu arada filmin bilim insanının eline silah vermesi bakımından bir akrabalığı daha var; bu noktada oğullarının intikamını alma yolunda meseleyi kendileri halletmek isteyen matematikçi kocayla eşini anlatan 'In The Bedroom'u da hatırlıyoruz.
Başta Profesör Learner'da Joaquin Phoenix olmak üzere acılı eşte Jennifer Connelly, vicdanını reddedemeyen Dwight'ta Mark Ruffalo, minik Lucas'ta Eddie Alderson çok başarılılar. Mina Sorvino da nicedir sonra kendisini hatırlatıyor.
Birçok Amerikalı eleştirmen filmin temasına, 11 Eylül sonrası toplumsal intikam histerisinin yansıması olarak yaklaşmış. Buradan bakıldığında böylesi bir tespitin doğruluğunu konuşmamız ne kadar gerçekçi olabilir, tartışmalı. Ama bizde de hukukun, adaletin tecellisinde doğru adres olmadığını ve gerektiğinde bireysel çözümlerin, her şeyin üzerindeki durduğunu bizatihi üçüncü sayfalarımız söylüyor. Bir de 'Barda' filmi dolayısıyla sinemamız...



Anıları değil ama filmleri 'çek baştan'
'Teknik bir problem'den dolayı video kasetlerinden silinen filmleri kendi imkânlarıyla yeniden çeken iki kafadarı anlatan 'Lütfen Başa Sarın', sinema sevdası üzerine hoş bir çalışma

Charlie Kaufman'ın senaryosundan Michel Gondry'nin çektiği 'Sil Baştan'da, bir anlamda silinen anıların peşine düşüyorduk. Gondry'nin bu kez senaryosunu tek başına yazdığı son filmi 'Lütfen Başa Sarın'da (Be Kind Rewind) ise modern zamanlarda anılarımızın belki de en önemli kaynağı olan filmlerin silinmesine tanık oluyoruz. 'Lütfen Başa Sarın'ın başlı başına böylesi bir metafora sahip olması bile çok güzel. Ki aslında kâğıt üzerindeki fikir de çok zekice ve eğlenceli. Ya film derseniz, fikirlerin görselleştirme aşamasında benzer bir başarının yakalandığını söylemek mümkün. Filmin bence tek handikapı var; zamanla öykü belki aynı fikrin tekrarından dolayı biraz uzuyormuş gibi geliyor insana.
Hikâye New Jersey'e bağlı Passaic'te geçiyor. DVD'nin hâkimiyetine rağmen konvansiyonel bir sistemde, videoda ısrar eden yaşlı Elroy Fletcher, dükkânını kıt kanaat geçindirmektedir. Kendisi için bir caz efsanesi olan Fats Waller'ı anma etkinliklerine katılmak üzere bir haftalığına dükkânı yardımcısı Mike'a devrederken, mahallenin tatlı kaçığı Jerry'yi etraftan uzak tutmasını öğütler. Lakin Mike bu öğüdün farkına çok sonraları varır. Bu sırada Jerry yüksek gerilime tutulmuş ve vücudundaki manyetik yükle, dükkândaki bütün videolardaki filmlerin silinmesine neden olmuştur. İkili, işletmeyi batırmak üzereyken akıllarına parlak bir fikir gelir; müşterilerin istedikleri filmleri kendileri çekmek... Çevredeki bir çamaşırhanede çalışan Alma'yı da ekibe dahil eden Mike ve Jerry'nin planları tutar, o küçük bütçeli 'çakma' filmler kısa zamanda'kült'e dönüşür, dükkânın önünde sonu gelmez kuyruklar oluşur.

Gerçekçi bir fantezi
Sinema sevgisi ve tutkusu üzerine zıpır bir film olan 'Lütfen Başa Sarın'da kahramanlar 'Hayalet Avcıları'ndan başlayarak 'Bitirim İkili 2', 'Robocop', 'New Jack City', 'Bayan Daisy'nin Şoförü', 'Aslan Kral', 'King Kong' ve nihayetinde '2001: Uzay Macerası'nı çekiyor. Belki bir başka değerlendirme de 'Sil Baştan' ve 'Rüya Bilmecesi'nden sonra Gondry'nin, daha gerçekçi ve ayakları yere basan fanteziler peşinde koştuğu olabilir. Amerikalı eleştirmenler ayrıca filmde Frank Capra'vari bir 'iyimserlik' de bulmuşlar. Finalde, bütün bir yerleşmenin sakinlerini de projeye ortak eden tavır, bu iyimserliği Tornatore'nin 'Cennet Sineması'yla buluşturuyor. Ayrıca, kahramanların çektiği ilk film olan 'Hayalet Avcıları' ekibinden Sigourney Weaver'ın acımasız bir devlet görevlisi olarak karşımıza gelmesi ve sonuçta, çekilen bütün filmleri bir silindire ezdirmesi de 'hayalleri yok etme' babında bir metafor sayılabilir.
Sonuç olarak Mos Def'le Jack Black'in sürükledikleri film, sinemayı seven herkesin özel tatlar bulacağı bir çalışma. İyi bir fikir sonradan esnese de, iki tatlı kaçığın 'Sweded' adını verdikleri özel filmler, 'Kendi filmini kendin çek'cileri ilham veriyor.




NBA yolunda bir deli takım...
Bugün artık NBA TV ve NTV sayesinde bütününe hâkim olduğumuz Amerikan Profesyonel Basketbol Ligi, 1970'lerde bambaşka bir organizasyona sahipti. 1967'de başlayıp 1976'da sona eren American Basketball Association yani ABA de, en az NBA kadar etkindi ve ülkedeki basketbol tutkusunu ayakta tutuyordu. Ne var ki bu oluşum 1976'da sona ererken, dört ABA takımının NBA'de yola devam etmesine karar verildi.
'Çaylak Profesyonel' Türkçesi'yle gösterime giren 'Semi-Pro', işte bu dönemden hayali bir takım, Flint Tropics vasıtasıyla o günleri, basketbolu, müziği ve giyim tarzlarını hatırlatıyor. Yönetmenliğini Kent Alterman'ın yaptığı, senaryosunu da Scot Armstrong'un yazdığı filmde hikâye, 'Love Me Sexy' adlı şarkısıyla voliyi vuran, daha sonra da satın aldığı basketbol takımının başta oyuncusu olmak üzere her şeyi olmaya soyunan Jackie Moon etrafında şekilleniyor. Kıt imkânlarla NBA'ye girmek için uğraşan 'Tropikler'in mücadelesi odağında film bize son derece güzel (gerçi aynı maç içinde iki farklı takımda forma giymek mantık sınırlarını zorluyor ama) bir basketbol hikâyesi anlatıyor.

'Beyaz Gölge' ruhu
Takımın siyahi yıldızı Clarence 'Coffee' Break'le (bu karakterin ABA ve NBA'de oynayan Julius Erwing'den, yani 'Dr. J'den ilham alınarak yaratıldığı iddia ediliyor), takıma sonradan dahil olan eski Boston Celtics oyuncusu Monix arasındaki çekişmeler, 'alley hoop'un keşfi (!), hakem atışmaları vs hepsi filmi güzelleştiren unsurlar (ayrıca ayı güreşi sahnesi de çok komik). Öyle ki bu sempatik ortamda 'Stranger Than Fiction' dışında bana hep itici gelen Will Ferrell bile hikâyede göze batmıyor. 'Çaylak Profesyonel' ayrıca kimi kuşaklara, bu ülkede basketbolun sevilmesini sağlayan ünlü 'Beyaz Gölge' dizisini bile hatırlatabilir.
Başta Kaan Kural ve Yiğiter Uluğ olmak üzere, tüm basketbolseverlere gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum...

 

User21