|
| Belgesel sinemanın saygın isimlerinden Can Dündar, kimi yerlerinde resmî ideolojinin diline fazlaca saplanıp kalan, ancak yine de belli ölçüde özgün yaklaşımlar içeren ünlü “Sarı Zeybek” denemesinden yıllar sonra, kalite çıtasını bir kaç basamak daha yükseltiyor ve içeriğine mutedil dindarlardan ziyade ortodoks Kemâlistlerin karşı çıkacağı kadar dürüst bir yaklaşımla hazırlanmış “Mustafa”sı ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusunun halkı tarafından fazlaca bilinmeyen iç dünyasına ışık tutuyor. MUSTAFA 2008, Türkiye yapımı Senarist ve Yönetmen: Can Dündar Görüntü: Candan Murat Özcan Müzik: Goran Bregovic Kurgu: Andreas Treske Sanat Yönetmeni: Yusuf Akçura Süre: 120 Dakika Atatürk'ü Canlandıran Oyuncular: Gökhan Akyüz (Cumhuriyet dönemi), Bahadır Yazıcı (Kurtuluş Savaşı dönemi), Burak Onaran (Harbiye dönemi), Ediz Mehmedali (Manastır dönemi), Aleksander Korlevski (Langaza dönemi), Georgios Chondrogiannis (Langaza dönemi), Onur Aymergen (Çocukluk dönemi) Yapımcı Şirket: NTV Televizyonu ve Ko'Medya ortak yapımı Dağıtıcı Şirket: Warner Bros. İçerik Uyarıları: Her yaş grubu için uygundur. * * * ½ 1994 yılında, o sıralar vatanî görevimi yapmakta olduğum Van-Erciş 10'uncu Piyade Tugayı'nın giriş kapısının hemen yanıbaşındaki büyük bir metal levhada, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk'ün özelliklerinin sıralandığı uzunca bir liste yer alıyordu. Gâzi'nin gerek insanî, gerek askerî, gerekse devlet adamı niteliklerinin yazılı olduğu, “nizamiye”nin yakınından gelip geçen sivillerin de rahatça görebilecekleri şekilde dizayn edilmiş bu listenin ilk maddesini, geride kalan 14 yıl boyunca hiç unutmadım: “Atatürk, gelmiş geçmiş en büyük insandır.” Tıpkı, o tarihten yaklaşık bir yıl önce, Almanya'nın Stuttgart kentinde gazetecilik yaparken tesadüfen tanışma bahtsızlığına eriştiğim, insan ilişkilerinde rahatsız edici düzeyde hoyratlaşmış marjinal bir dinî grubun Türk mahallesinde dağıttığı broşürlerin üzerinde yer alan şu iddialı cümleyi hiç unutmadığım gibi: “Atatürk, Deccal'dir”. Mustafa Kemâl Atatürk, hiç kuşku yok ki, boğucu bir ifrat ve tefritin simgesi sayılabilecek bu iki marazî bakış açısının ortalarında bir yerlerde bulunan, diğer bütün çağdaşları kadar “normal” bir insandı. Ne dünya tarihinin gelmiş geçmiş en önemli insanı, ne de bütün insanlığı felakete sürükleyeceğine inanılan yarı masalımsı bir “Deccal”di o… Türk tarihi açısından hayatî öneme sahip ve bu önemi de -akıl sağlığı yerinde kişiler tarafından- asla yadsınamayacak olan karizmatik bir devlet adamından, büyük bir askerî liderden söz ediyoruz. Hele de günümüzde onun izinden gittiği iddiasındaki kimi “hızlı golfçüler”i gördükten sonra, Atatürk'ün -en azından- askerî dehası bu fakirin zihninde daha bir ayrıcalıklı konuma yükseliyor. EN UMUTSUZ ZAMANDA ORTAYA ÇIKAN BİR “TOPARLAYICI” Senarist ve yönetmen Can Dündar ile dünyaca ünlü Sırp müzisyen Goran Bregovic, "Mustafa"da son derece başarılı bir sanatsal işbirliğine imza atmışlar. Beni bu noktada bir “dindar” olarak “yeterince pişmemiş bulma” olasılığı epeyce yüksek kimi yoldaşlarım oturdukları koltuklarda istedikleri kadar huzursuzluk içinde kıvransınlar, Selanikli Zübeyde'nin babasız büyümüş küçük oğlu Mustafa'nın, ilk gençliğini sürdüğü diyarın “payitaht”a onca uzak oluşuna rağmen 1915'den itibaren İstanbul yönetimi nazarında çeşitli vesilelerle güç ve prestij kazanması, en sonunda da Türk milletinin başına bir “umut” olarak geçmesi, kökü tarihten kazınmanın eşiğine gelmiş bu bezgin milleti irili ufaklı onca savaştan sonra yeniden bir ulusal kurtuluş mücadelesine inandırarak derleyip toparlaması, 20'nci yüzyılın en büyük “siyasal ve askerî mucize”lerinden biridir. Ve bunun ardında da insanlık tarihindeki diğer bütün mucizeler gibi yüce Allah'ın doğrudan iradesi vardır. O yüzden, içine belli belirsiz PKK sempatizanlığı da karışmış bir avam dindarlığının temsilcisi konumundaki kimi çevrelerin bu sıradışı gelişmelere sokak ağzıyla savurdukları küfür ve hakaretlerin hiç bir dinî, ahlâkî ya da tarihsel mesnedi yoktur. Bütün o süreç, Yüce Allah “gidişât”ın öyle olmasını dilediği için öyle yaşandı. Öte yandan, Mustafa Kemâl, zaman içinde kendisini (büyük ölçüde onun iradesinden bağımsız olarak) “çağdaş bir peygamber” mertebesine yükseltip “günahsızlık” atfedenlerin beyinlerinde tasavvur ettikleri türden “insanüstü bir varlık” falan da değildi. Zaten, “Benim naciz vücudum…” diye başlayıp giden ünlü vecizesi de, bana göre, böyle bir “ebedîliğe” zaten en başta kendisinin inanmadığının bir göstergesi… İnsanlık tarihinin bütün önemli liderleri gibi, hayatı çarpıcı başarı ve başarısızlıklarla dolu yalnız bir adamdı o. Bir dindar olarak bütün kararlılığımla söyleyebilirim ki devrinin -emperyalizm karşısında teslim bayrağını çekmenin ülke için en hayırlı yol olduğuna inanmış- binlerce küçük beyinli adamının karşısında “yüreği çok büyük bir adam” oluşu da asla tartışma götürmez. O, ruhunu Yaratıcısı'nın gönderdiği meleğe “Aleyküm es-Selam” sözleriyle (ki bu kendisinin hasta yatağındayken resmî kayıtlara geçen en son sözüdür) teslim ettiği 10 Kasım 1938 sabahında, yaşadığımız dünyanın neşesini de kederini de geride bırakarak öte âleme göçtü. Ancak bizler, yani Türkiye Cumhuriyeti'nin -onun vesilesiyle bugünlere ulaşan- sakinleri, tamı tamına 70 yıldır kendi kendimize yalandan dolandan, abartılı bir hayranlık ya da kör bir nefretten uzakta, henüz serinkanlı bir “Atatürk tanımı” yapabilmiş değiliz. İşte, değerli gazeteci-yazar ve belgesel film yönetmeni Can Dündar, önünde saygıyla eğildiğim bir çaba eşliğinde “Mustafa”da tam olarak bunu yapmaya çalışıyor ve “insan Atatürk”ün izini sürüyor. Hem de gerek radikal İslâmcılardan, gerek çağdaş mandacılardan, gerekse günümüzde Atatürk'ü “eleştirilemez bir ikon”a çevirmiş bulunan Ortodoks Kemâlistlerden gelebilecek her türlü yıpratıcı eleştiriyi göğüslemeyi de yiğitçe göze alarak… Bu güzel filmi şablon bir Kemâlist izlese, emin olunuz, beğenmeyeceği bir sürü ayrıntı bulacaktır. Nitekim, galasından itibaren süregelen hararetli tartışmalara baktığımızda, o kesimdeki manzaranın aynen böyle olduğunu görmekteyiz. Aynı şekilde, bu filmi, kaza ve kadere koşulsuz iman etme noktasında ciddi sorunları bulunan “köşeli” bir İslâmcı izlese, o da “gıcık olacağı” bir çok irili ufaklı ayrıntıyla karşılaşacaktır. Ve elbette, komünistler, faşistler, liberaller, PKK'cılar ve mandacılar da “Mustafa”yı izlediklerinde, birbirlerinden oldukça farklı gerekçelerle huylanacaklardır. Bütün bu tepkiler ise senarist-yönetmen Dündar'ın doğru yolda bulunduğunu ve “Mustafa'nın özünde dürüst bir film olduğunu” gösterir. Çünkü, Türk ve dünya tarihi açısından bakıldığında, Atatürk yalnızca bir tek kaba sığmayacak kadar renkli, çok kişilikli, hayatının farklı dönemlerinde farklı durumlara göre farklı tavırlar almış pragmatist bir liderdi. Amerikan çocuklarının onu bir Abraham Lincoln kadar ya da İngiliz çocuklarının bir Winston Churchill kadar (hatta belki de hiç!) tanımıyor olmaları, onun küresel tarih sahnesindeki kıymetini asla düşürmez. Hattâ, bana kalırsa yükseltir bile! Çünkü, söz konusu ismin Üçüncü Dünya'da çağrıştırdığı değerlerden korktuklarından dolayı, onu kendi çocuklarından bile hep gizlemişlerdir batılı emperyalistler… Hele de mağrur İngiliz tarihçileri, “hasta adam”ın bağrından çıkıp kendilerine posta koyan ve onlara Gelibolu yarımadasında tarihteki ilk gerçek yenilgilerini tattıran sarı saçlı, mavi gözlü, ufak tefek Türk'ü hiç bir zaman hazmedemediler. LİDERLER 'KONJONKTÜR'DEN BAĞIMSIZ DEĞERLENDİRİLEMEZ Bu ülkede doğmuş, burada yaşayan ve gelecekte de yine bu topraklarda yaşamayı planlayan bütün genç Müslüman kardeşlerime, onları çok seven, “anavatanları ve kendileriyle barışık” huzur dolu bir hayat sürmelerini dileyen bir büyükleri olarak nacizâne tavsiyem şudur: Sağdan soldan gelebilecek her türlü homurtuyu boşverip, “Mustafa”yı sakin kafayla izleyin. Ancak, bugüne kadar beyinlerinize yüklenmeye çalışılmış muhtelif yargı ve önyargılar eşliğinde değil, kendinizi perdede hayatı canlandırılan o “yalnız adam”ın yerine koyarak, kişisel değer yargılarınızla izleyin bu öyküyü. Bu arada, o dönemin siyasal, toplumsal, ekonomik ve küresel koşullarını “hakem” olarak elinizin altında bir yere koymayı da ihmal etmeyin. Sözgelimi, ben size hemen bir kaç ipucu vereyim: 1923 yılında, Cumhuriyet ilan edildiği gün Türkiye'nin toplam nüfusu 12,5 milyondu ve bu nüfusun da ancak yüzde 8'i okuma-yazma biliyordu. Ülkede 80 tane lise ve yalnızca bir adet üniversite vardı. Öte yandan, “cihan imparatorluğumuz”dan geriye kalan toplam millî gelir 565 milyon dolar ve bu gelirin kişi başına düşen payı da 45 dolardı. Ve ülke, 20'nci yüzyılın başından itibaren, hepsi de birbirinin peşisıra gelen bir düzine dolayında yıkıcı savaş yaşamıştı. “Mustafa”nın izleyicileri, beyazperdede, dinin toplum hayatındaki konumunun sınırlandırılmasına ilişkin tartışmalı görüşleriyle, Çankaya'daki rakı sofralarıyla, genç kuşakların eğitim-öğretimine verdiği olağanüstü destekle, kendisini “taşıyamayan” kadınlarla yaşadığı trajik ilişkilerle, bağımsızlık hayâllerini kavrayamamış kimi küçük adamlarla giriştiği tartışmalarla, bu “bitkin ülke” için tez elden bir çıkış yolu arayan, kafası her açıdan karışık, bedeni ve ruhu yıllar boyunca katıldığı kanlı savaşlardan dolayı yorgun, ancak yine de halkı karşısında metanetini yitirmemeye çalışan bir “insan”la karşılaşacaklar. Çevresindeki hekimlerden çok fazla rakı içtiği konusunda uyarılar gelince, “Ne yapayım, bu beden artık bu kafayı taşıyamıyor. Akşam karanlığı bastırdığında ancak bu şekilde rahatlayabiliyorum” diyen bir insanla… Bu arada, okuduğunuz yazının sahibinin bu öykü karşısında tam olarak nerede durduğunu merak edenler olur diye hemen ekleyeyim: Bendeniz, son demlerindeki bir imparatorluğun gururu kırık bir subayı olarak Libya'daki Müslüman direnişçileri İtalyanlara karşı elinden geldiğince örgütlemeye çalışan, Çanakkale'de askerlerine “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” diye haykıran, İstanbul'dan Samsun'a hareket eden Bandırma vapurunun güvertesinde İngiliz zırhlılarını nefretle süzüp “Geldikleri gibi giderler” sözü eşliğinde dişlerini gıcırdatan, Sakarya'da karların üzerinde kıvrılıp kalpağı ve paltosuyla mışıl mışıl uyuyan, “İstiklâl ve cumhuriyet benim karakterimdir” diyen, eğitim-öğretime, Türk dili ve tarihine müthiş bir önem atfeden, çocukları çok seven, yaşlılara karşı alabildiğine hürmetkâr olan, İngiliz kralı Edward'ın karşısında otururken korkudan üzerine çorba döken genç garson için, “Ah azizim, bu Türk çocuklarına her şeyi öğrettim, fakat uşaklık yapmayı bir türlü öğretemedim” diyerek espri yapan, İslâm için de “Bizim dinimiz tarihteki en makûl, en mantıklı dindir; o yüzden de bu inanış biçimi milletimiz için en hayırlısıdır” demiş olan Atatürk'ü rahmetle anıyorum. Hayatının diğer cephelerindeki bir dizi tartışmalı siyasî ve idarî kararla ilgili yurttaşlık rezervlerimi ise aynen muhafaza ederek ve bunların en âdil biçimde değerlendirmesini de yine Yüce Yaradan'a bırakarak… Evet; ben, ismi hem kendi câmiasında, hem de karşıtlarının nazarında nicedir “Kemalist İslâmcı”ya çıkmış biri olarak yıllardır aynen böyle yapıyorum. Çünkü, Türk ve dünya tarihine yön vermiş sıradışı kişilikleri değerlendirirken “küfür ve hakaret” etmeyi hiçbir zaman bir “eleştiri biçimi” olarak görmedim, görene de içim asla ısınmadı. Türkiye'de yaşayan ve (her türlü baskı ve aşağılamaya rağmen) bu topraklardaki egemen kültürü temsil etmekte olan dindarlar da “Atatürk kimdir ve bizim tarihimiz açısından önemi nedir?” sorusunun cevabını kendi vicdanlarına tam olarak vermedikleri, onu beyinlerinde ifrat ve tefritten uzak bir yaklaşımla yerli yerine oturtmadıkları sürece, ülkemiz hiç bir zaman gerçek anlamda toplumsal huzura kavuşamayacak. O yüzden, İslâmî kesimdeki bazıları, Atatürk'ü adına Dr. Rıza Nur denilen (ve kendisi, ünlü “Hatırat”ında kıyasıya eleştirdiği kişilerden kat be kat daha şaibeli olan) bir adamın ölçüsüz suçlamalarını referans alarak ucuzlatma çabalarından artık vazgeçmeli… Bunu yapmakla kalkmayıp, sistemin sürekli itip kaktığı Müslüman çocuklarına da “ulusal kahramanlar”a karşı Hasan Mezarcı ve Şevki Yılmaz gibi tekinsiz şahsiyetlerin bol bağırtılı-çığırtılı söylemlerini değil, biraz daha mutedil ve edepli bir yaklaşımı telkin etmeli… Can Dündar, kimi yerlerinde resmî ideolojinin diline fazlaca saplanıp kalan, ancak yine de belli ölçüde özgün yaklaşımlar içeren “Sarı Zeybek” denemesinden yıllar sonra, şimdi kişisel ustalık çıtasını bir kaç basamak daha yükseltiyor ve bizlere titiz bir arşiv araştırması, duygu yüklü Goran Bregovic müzikleri, Candan Murat Özcan imzalı şık görüntüleri, Andreas Treske tarafından yapılan usta işi kurgusuyla son derece kaliteli bir belgesel yapıt daha sunuyor. İçeriğine dindarlardan çok Ortodoks Kemalistlerin karşı çıkacağı kadar dürüst ve özenli bir belgesel… Bu güzel yapıta emeği geçen herkesi ayrı ayrı tebrik ederim. * * * “Fikrî takip”, benim gazetecilik mesleğinde en çok inandığım ve mümkün olduğunca da kurallarına riayet etmeye çalıştığım bir çalışma yöntemidir. Vaktiyle üzerine ateşli yazılar yazdığım ve gerçekleşmesi yolunda samimi mücadeleler verdiğim her olguyu, gün gelip de aynı konuda olumlu gelişmeler kaydedildiğinde büyük bir sevinç içinde karşılamaktayım. Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk'ün beyazperdede her türlü yalan-dolan, abartı ve sansürden uzakta, bütün olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte “yaşayan bir karakter” olarak canlandırılması da ulusal sinemamızın elini sürmeye cesaret edemediği tabulardan biriydi. Ve bendeniz de şimdiye kadar gerek beyazcamdan, gerekse beyazperdeden gelip geçen onca “karton Atatürk”ten böğürmüş biri olarak, 16 Mart 2007 Cuma günü Yeni Şafak'taki köşemde aşka gelip “Perdede artık 'yaşayan bir Atatürk' görmek istiyoruz” başlıklı bir yazı döşenmiştim. Bu yazının üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçtikten sonra, sevgili meslektaşımız Can Dündar'ın karşımıza “Mustafa” ile çıkması, benim o zamanki çığırış ve çırpınışlarımı da şimdi biraz daha anlamlı kılmış oldu. Dileyenler, “fikrî takip” ilkesi gereğince, bu meseleye uzun zaman önce nasıl da kafayı takmış olduğumuzu aşağıdaki linkten ya da sinema haberleri bölümünde yeniden yayımlanmış olan eski tarihli o köşe yazımızdan okuyabilirler: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=16.03.2007&y=AliMuratGuven ********************************************** (İçimden bir ses diyor ki…) Irmak, yine gürül gürül akacak! Türkiye'de halen kamera başında olan diğer bütün yönetmenler bir tarafa, “Babam ve Oğlum” adlı kolay aşılamayacak başyapıtından bu yana Çağan Irmak'a apayrı bir muhabbetim var benim. Kendisine yönelik bu sevgimin bir diğer nedeni de 18 Kasım 2005'de Yeni Şafak sinema sayfasını, “Güzel adamdan güzel filmler” manşetimizle yine Irmak'ın “Babam ve Oğlum”unun başlatmış olması… 2005'de, çoğumuzun hayatlarından az ya da çok birer parçayı barındıran bu dokunaklı yapıtla burnumuzun direğini sızlatmıştı Irmak. Sonrasında ise derin bir sessizliğe gömüldü ve yaklaşık iki buçuk yıllık bir hazırlığın ardından da 2007'de bu kez “Ulak” ile karşımıza çıktı. Her ne kadar, gideceği yönü tam olarak tayin edememiş izlenimi uyandıran bu fantastik öyküsüyle bizleri bir miktar şaşırttıysa da, “Ulak” en azından hayranlık uyandırıcı sanat yönetimi ve kaliteli oyunculuklarıyla yine de belli bir ilgiyi hak ediyordu. Ve “Genç Türk Sineması”nın bu büyük ustası, yaklaşık bir yıllık suskunluğun ardından, gelecek hafta bir kez daha heybesinde birikenleri önümüze dökmeye hazırlanıyor. Başrollerini Cemal Hünal ve Melis Birkan'ın paylaştıkları “Issız Adam”, televizyon ve DVD piyasasına çektiği onlarca film ve diziyi saymazsak, Irmak'ın geniş perde için imzaladığı dördüncü proje olacak. Hatırlanacağı gibi, diğer ikisi de “Bana Şans Dile” (2001) ve “Mustafa Hakkında Herşey” (2004) di. İnternette bu yeni filmin fragmanını izlediğimde, o sımsıcak oyunculukları görünce, hele de hayatımın neredeyse yarısı boyunca her ne zaman içim sıkılsa ferahlamak için pikabı açıp eski bir 45'likten dinlediğim, 1970'lerin başlarından kalma klasikleşmiş bir romantik parça olan (meğerse bu şarkı yönetmenin de favorisiymiş) Michel Fugain'in “Una Belle Histoire”sini fon müziği olarak duyunca “Tamamdır” dedim, “Adamımız yine gönül tellerimizi titretecek bir öyküyle geliyor. Ancak, görünen o ki bu kez bir kara sevda öyküsüyle…” Özetle, “Issız Adam”, çekimleri, oyunculukları ve müziğiyle uzaktan bakınca zımba gibi görünüyor. Eğer ki sinemasal hislerim beni yanılmıyorsa, Çağan Irmak bu filmiyle de çok ses getirip, gönüllere doğru gürül gürül akacak. Özellikle de aşk acısı çekmiş ya da çekmekte olan genç gönüllere… Film hakkında daha ayrıntılı bilgi ve fragmanı için: http://www.issizadam.com/
|
User21
- Lorna'nın Sessizliği
- Aynalar / Mirrors
- Gomorra
- Konformizmin anayurdu : kasaba
- Davetsiz Gelen 2 / No Man's Land: The Rise of Reeker
- Aşkzede / Forgetting Sarah Marshall
- 100 yaşında yeni filmini düşünen adam!
- Ne olacak bu ‘kapalı mekân’ın hali?
- Ziyaretçiler / The Strangers
- 1. Gençler Arası Kısa Film Festivali başladı
|
Ve Yusuf ve annesi ve güğümler... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Dâhiyane bir film üzerine eskiz |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Haddi aşan bir sözcük için, 'muhafazakâr sinemacılar'dan özürümdür… |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Süt'’ü kana kana izleyin |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |




