Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Devrim'e 47 yıl gecikmeyle gelen iade-i itibar PDF Yazdır ePosta
Ali Murat Güven - Yeni Şafak tarafından yazıldı   
Yönetmen Tolga Örnek, ulusal otomotiv tarihimizin en trajik başarı öykülerinden birinin kahramanı konumundaki Devrim otomobili ve onu 129 günde inanılmaz bir mücadeleyle üreten, pek çoğunun adları artık unutulup gitmiş olan bir mühendis ve teknisyenler topluluğuna yaklaşık yarım yüzyıl sonra sinema sanatı aracılığıyla teşekkür ederken, Türk sinemasında “yakın tarih anlatıcılığı” adına da umut veren bir görsel/estetik başarıya imza atıyor.

DEVRİM ARABALARI
2008, Türkiye yapımı

Yönetmen: Tolga Örnek
Senaryo: Tolga Örnek, Murat Dişli
Görüntü: Hasan Gergin, Burak Kanbir (Kameraman)
Müzik: Demir Demirkan
Kurgu: Niko
Sanat Yönetmeni: Veli Kahraman
Süre: 120 Dakika
Oyuncular: Taner Birsel, Ali Düşenkalkar, Halit Ergenç, Sait Genay, Altan Gördüm, Vahide Gördüm, Seçil Mutlu, Uğur Polat, Serhat Tutumluer, Onur Ünsal, Selçuk Yöntem, Haluk Bilginer, Altan Erkekli
Yapımcı Şirket: Ekip Film-Arti Film
Dağıtıcı Şirket: Pinema Film
İçerik Uyarıları: Her yaş grubu için uygundur.

* * * ½

Yıl 1961... Cemal Gürsel cuntası işbaşındadır ve devrik Başbakan Adnan Menderes ile dâvâ arkadaşları Yassıada duruşmaları ile adım adım “idam”a doğru ilerlemektedir.

Çeşitli firmalarda çalışan 23 tecrübeli Türk mühendisi, kendilerine gönderilen ayrı ayrı mektuplarla “mühim bir konuyu istişare etmek üzere” Ulaştırma Bakanlığı'na davet edilirler. Bu insanların bazıları yurt dışında görev yapmaktadır; ancak mesajı alan herkes “Devletin isteği başımız üstüne” diyerek işini gücünü bırakıp Ankara'ya gelir.

O yılın 16 Haziran'ında Bakanlık'ta bir araya gelen mühendislere, bizzat Cemal Gürsel'den gelen “çok gizli” damgalı bir emir okunacaktır:

“Bu yılın Cumhuriyet Bayramı törenlerinde halkımızın görüş ve takdirlerine sunulmak üzere, hem tasarım, hem de malzeme olarak tamamen yerli malı bir otomobil üretmenizi istiyorum.”

O gün orada bulunan 23 mühendis bu emri “Türk insanının mâkus talihine karşı bir meydan okuma” olarak algılarlar. En küçük bir tereddüt ya da endişe sergilenmeksizin derhal işe başlanır. Çalışma mekânı olarak da Devlet Demiryolları'nın Eskişehir'deki Cer Atelyesi seçilir. Zaman müthiş dardır, Cumhuriyet Bayramı'na kadar yalnızca 129 günü vardır ekibin...

Günde bir kaç saat uyuyarak ve bu süre zarfında tesislerden hiç ayrılmaksızın, modeli tümüyle kendilerine ait olan, bütün parçaları el işçiliğiyle üretilmiş, 4 silindirli ve direksiyondan vitesli harika bir “aile otomobili” yaparlar kahramanlarımız. Hem de bir tane değil, tam dört tane!

Bunlardan ilk ikisi, insanüstü bir çabanın sonucunda 28 Ekim 1961 gününün akşam saatlerinde tamamlanmıştır. Araçlara “Devrim 1” ve “Devrim 2” adı verilir. Mühendislerden biri Cumhurbaşkanı'nın alternatif bir renk isteyebileceğini düşünerek, araçlardan birinin siyah olmasını teklif eder. Böylelikle, ilk araç krem rengi kalırken, ikincisi ise onu 29 Ekim gece yarısı Ankara'ya götürecek “Karakurt” trenine bindirilmeden önce binbir güçlük içinde siyaha boyanır.

Depolarında, trendeki güvenlik kuralları gereği hiç benzin bulunmayan “Devrim”ler, 29 Ekim törenlerinde Cemal Gürsel'e Hipodrom önünde kılpayı yetiştirilir. Çevresinde yarattığı panik ortamıyla araçlara doğru düzgün bir benzin ikmâli yapılma şansı dahi tanımayan Millî Şef, deposu nisbeten daha dolu olan krem renkli “Devrim” yerine doğrudan doğruya siyah “Devrim”e yönelince, aracın zaten az miktarda olan benzini de biraz sonra biter. Ve siyah “Devrim” öksürerek durur.

Gürsel'in, şoför koltuğundaki mühendise sorusu kısa ve nettir: “Ne oldu?”

Şoför, “Benzin bitti Paşam” der, korku ve üzüntü arasında gidip gelen duygularla…

Bunun üzerine, “Garp kafasıyla araba yapıyorsunuz, ama şarklı olduğunuz için benzin koymayı unutuyorsunuz” diyerek hışımla aracı terk eder Gürsel. Oysa, o aracı yapmayı başaranlar deposuna benzin koymayı da bilmektedirler elbette. Fakat, kimse aksiliğin yaşanan panikten kaynaklandığını cunta liderine anlatamaz ve “Devrim'ler” daha doğdukları gün bizzat devlet eliyle öldürülürler. Arkalarında, kendilerine doğru düzgün bir teşekkür bile edilmemiş 23 tane gözüpek mühendisi bırakarak...

Ve “Devrim projesi”yle ilgili gerçekler de ilerleyen yıllarda bazı karanlık çevreler tarafından bilinçli olarak çarpıtılır; bu araçların adının her gündeme gelişinde, kamuoyu onları “200 metre gidip bozulan Türk otomobili” biçiminde hatırlamaya başlar.

İşte, “Hititler” ve “Gelibolu” gibi kalburüstü belgesel filmleriyle tanıdığımız genç yönetmen Tolga Örnek de altından başarıyla kalktığı ilk uzun metrajlı drama denemesi “Devrim Arabaları”nda, yakın tarihimizde yaşanan, genç kuşakların aslını astarını pek bilmediği bu çarpıcı tarihsel öyküye odaklanıyor.

PROJEYE İNANMIŞ OYUNCULARDAN MÜTHİŞ OYUNCULUK GÖSTERİLERİ

Vaktiyle “Devrim Otomobili” projesiyle ilgili olarak pek de fena sayılmayacak bir bilgi birikimi edinmiş ve bu olayın arka planını 2003'de Yeni Şafak'ta yazdığı kapsamlı bir yazıyla gündeme getirmiş bir tarih meraklısı olarak, böyle bir filmin çekilmesi benim de en büyük hayâllerim arasında yer alıyordu. Ancak, çevre koşullarının çok kısa süreler içinde büyük değişiklikler gösterdiği Türkiye gibi aşırı devingen bir ülkede “Devrim”in yapım sürecini anlatan, sanat yönetimi açısından eğreti durmayacak başarılı bir “dönem filmi” çekmenin zorlukları ortadaydı. Ciddi bir sanat yönetimi gerektiren böylesi bir proje için gereken sermayeyi ve işinin ehli bir teknik ekibi bulmak -en azından bir kaç yıl öncesine kadar- çok zor olduğu için, “Belki ileride bir gün çılgın bir sponsor çıkar da yaptıracağı iddialı bir filmle şu güzelim aracı üretenlere itibarlarını iade eder” diyerek, içimden sessiz sedasız geçirip duruyordum benzer bir fikri…

İşte, Devrim'i üreten mühendislere karşı sergilenen o trajik aşağılamadan tamı tamına 47 yıl sonra, bu önemli tarihsel misyonu üstlenmek sevgili Tolga Örnek'e kısmet oldu. Kendisi böylelikle, kalite çıtası oldukça yüksek bir film eşliğinde, tarihin tozlu sayfaları arasında unutulup giden bu başarı öyküsünün kahramanlarına Türk halkının gecikmiş teşekkürlerini sunarak, gerçekten de son derece güzel ve anlamlı bir sanat olayına imza atıyor.

“Devrim Arabaları”, dönemin Devlet Demiryolları Genel Müdür Yardımcısı ve Devrim'i yapan ekibin lideri yüksek mühendis Emin Bozoğlu'nu canlandıran Taner Birsel başta olmak üzere, istisnasız bütün aktör ve aktristleriyle olağanüstü oyunculuk gösterilerine sahne olan bir yapıt. Mekânlar büyük ölçüde inandırıcı, aynı şekilde kostümler de öyle. Filmin anlattığı pek çok ayrıntının birebir gerçek olması da işin çabası. Öncelikle, bu projeye gönülden inandıkları her hâllerinden belli olan oyuncu ekibine, perdede sergiledikleri muhteşem performanslardan dolayı sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Onun dışında film, Demir Demirkan imzalı hüzün yüklü müzikleri, HD video çekimden 35 mm'ye transfer teknolojisinin şimdiye kadar ülkemizde elde edilmiş en temiz resimlerini sunan usta işi görüntüleri ve öykünün dağınık parçalarını zihnimizde çok rahat birleştirmemize olanak taşıyan yalın kurgusuyla da tıkır tıkır akıp gidiyor.

İDEOLOJİK TERCİHLERİ VE TEKNİK KUSURLARINA KARŞIN, YİNE DE ÇOK İYİ!

Ha, bu güzel yapıtta ille de kusur görmek isterseniz, Tolga Örnek, genç Türk demokrasisinde yarattığı travma bugün bile hâlâ tartışılan kanlı bir askerî darbenin liderini film boyunca neredeyse “kutsanmış bir varlık” biçiminde pür-i pak sunması, devrin “korkudan altına yapacak durumdaki” basınını Gürsel'e dolaylı ya da dolaysız biçimde posta koyabilen alabildiğine “özgür insanlar” olarak betimlemesi ve o otomobilin yapımının durdurulması yönündeki haince çabaların sahiplerini yanlış adreslerde araması gibi irili ufaklı bir dizi tarihsel çarpıtma eşliğinde ilerliyor öykü boyunca. Ancak, bunu da yönetmenin “asker çocuğu” olmasına (kendisi emekli deniz kuvvetleri komutanı Özden Örnek'in oğludur) ve galası bile -“en başta post-modern darbeci” Çevik Bir olmak üzere- ağzına kadar emekli-emeksiz askerle dolu olan bir öyküde kendisine çizilen sınırların dışına asla çıkamayacak olmasına bağlamak gerekiyor.

Ayrıca, filmde sanat yönetimi açısından da aksayan bazı bölümler mevcut… Gürsel gibi bir askerî cunta lideri, hele de kanlı bir darbenin müsebbibi olarak, Ankara'dan kalkıp Eskişehir'deki Cer Atelyeleri'ne, beraberinde bir tek motorsikletli polis ya da askerî birlik olmaksızın, öyle arka arkaya dizilmiş üç tane korunmasız araç eşliğinde “çoban gibi” gelmezdi. Geldiğinde de filmde gösterildiği türden bir ıssızlık ortamı içinde karşılanmaz, oraların yetkilileri kendisi için yollarda paspas olurdu. Nitekim, elimizdeki belgelerden bilmekteyiz ki her gittiği yerde de böyle karşılanıyordu.

Ayrıca, filmin “Green Box” yöntemiyle stüdyoda çekilen Ankara Hipodromu sahnelerindeki teknik yetersizliği de vurgulamak gerekiyor. “Green Box”un ülkemizdeki ilk kullanım yıllarında yaşanan acemilikleri hatırlatan, canlı objeler ile sanal arka plan görüntüleri arasındaki keskin hatlar ve üst üste yapıştırılmışlık duygusunu güçlendiren hatalı “keyleme” işlemi de bu sahnelerin görsel kalitesini fark edilir oranda zedelemiş.

Bir de öykü boyunca merakla beklediğimiz Devrim araçlarını şöyle ağız tadıyla bir “baştan aşağıya görememe” sıkıntısına dikkati çekmek isterim. Yahu sevgili Ekip Film mensupları, çekimler için o araçların büyük fedakârlıklarla ve birebir ölçekte iki adet maketini yaptırıyorsunuz; ancak bir tek sahnede (hattâ medya için hazırlanan lobi fotoğraflarında) bile bu iki aracı, sıkışık çerçevelerin dışına çıkartıp izleyiciye şöyle enine boyuna rahatça göstermiyorsunuz! Öyle ki sinema editörleri olarak bizlere sunulan tanıtım CD'sindeki düzinelerce lobi fotoğrafı arasında bile, bu sayfada şöyle ağız tadıyla yaya yaya basabileceğim, oyuncuları ve imitasyon Devrim'i birlikte gösteren “her şeyi özetleyici” bir kadraja rastlayamadım. Dediğim gibi, iki tane otomobil yaptırıp, sonra da bunları film boyunca ve filmin fotoğraflarında bu kadar kıt kullanmanızın mantığını doğrusu pek çözebilmiş değilim.

Filme rahatlıkla verebileceğim 4 tam yıldızdan birinin yarısını kesip geri almamın nedeni de işte yukarıda saydığım bu gibi teknik, estetik ve ideolojik zaafiyet noktaları…

Ancak, ben yine de “Devrim Arabaları”nın -çoğunluğu teşkil eden- güzel taraflarını görme eğilimindeyim. O yüzden de Tolga Örnek'in Türk toplumuna bir filmden çok daha ötesini, bir tür “vefâ anıtı” armağan ettiğini düşünüyorum. “Devrim”i yapan ve bugün artık pek çoğu hayatta olmayan o üç düzine dolayındaki mühendis ve teknisyenin çoluk çocuğu hiç kuşkusuz ki yarım yüzyıl sonra gelen böylesi bir saygı gösterisinden pek mutlu olacaklardır.

Haftanın, Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Festivali ödüllü son yapıtı “Üç Maymun” ile birlikte, en önemli iki yapıtından biri olarak, bu filmi mutlaka, ama mutlaka izleyin. İzlemekle de kalmayıp çevrenizde “otomobil meraklısı” olarak tanıdığınız ne kadar genç insan varsa onlara da tavsiye edin. Beyazperdede, son yıllarda bir benzerini daha görmediğiniz ölçüde sıcak, içten ve de etkileyici bir öyküyle karşılaşacaksınız.

* * *

'Tucker'a itibarı iade edildi; darısı Devrim'in başına…'

(5 Ocak 2003 Pazar günü Yeni Şafak'ın -o dönemde hazırlamakta olduğum- “Zamanda Yolculuk” sayfasında yayımlanan ve aradan geçen beş buçuk yıl boyunca Türkçe internet dünyasının başka sitelerce en fazla alıntılanan metinlerinden birine dönüşen “Efsane Otomobil'e Dokunmak” başlıklı yazımdan bir bölüm…)

(…) “Devrim'in göz yaşartıcı doğuş öyküsü, ABD'de 1940'larda 'Tucker' otomobillerini üreten serbest girişimci Preston Tucker'ın trajik hayatıyla da büyük ölçüde paralellikler içeriyor. Soyadıyla anılan özgün bir otomobil üreten bu cesur adam, halkın yeni otomobili çok tutması nedeniyle telaşlanan Amerikan otomotiv devlerinin hışmına uğrar ve şirketi kısa süre içinde çeşitli ayak oyunlarıyla batılır. Tucker da beş parasız ve ülkesine kırgın bir insan olarak hayata vedâ eder.

Bu konuda okuduğum son haberde, Amerikan karayollarında yarım yüzyıl sonra hâlâ 50 dolayında Tucker'ın 'tıkır tıkır' dolaştığını öğrenmiştim. Ama vahşi kapitalizmin tiranları o kaliteli otomobile hayat hakkı tanımadılar. Tıpkı 'Devrim'e tanımadıkları gibi...

Bereket versin ki, sinema diye bir sanat dalı var ve çağımızda pek çok iade-i itibar işlemi devletler eliyle değil, yine bu sanatın aracılığıyla yerine getiriliyor.

1988 yılında 'Tucker: A Man and His Dream' (Tucker: Bir Adam ve Rüyâsı) adında yumruk gibi bir film çeken 'baba' yönetmen Francis Ford Coppola, Preston Tucker'a beyazperde yoluyla da olsa itibarını iade etmişti.

Darısı, bizim 'Devrim'in başına...”
 

User21