Çarşamba, 19 Kasım 2008
 
Kahraman karaborsacı PDF Yazdır ePosta
Erdem Ölmez tarafından yazıldı   
Kahraman karaborsacı

 

, ‘Sıla’nın Abay’ı, Locarno Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu seçildi. Tayanç Ayaydın, bu defa İngiliz yönetmen Benjamin Hopkins’in ‘Pazar-Bir Ticaret Masalı’nda kapitalist sistemle vicdanı arasına sıkışan Mihram...

 



Bir ‘ticaret masalı’ anlatılan... 1990’ların ortasında, yaşadığı küçük sınır kasabasında bağımsızlığını koruyarak, büyük güçlerin etkisi altına girmeden, karaborsacılık üzerine kurduğu hayatını legal bir işe çevirmek için çırpınan bir adamın, Mihram’ın masalı. Türkiye’nin doğusundaki küçük kasabada var olmaya çalışan kahramanımızın, nasıl da küresel kapitalist sistemin duvarları, kendi hayalleri ve vicdanı arasında sıkışıp kaldığını anlatan, yönetmeni Benjamin Hopkins’in sözleriyle, “küresel bir mevzuyu, yerel bir öyküyle anlatan” bir film, ‘Pazar-Bir Ticaret Masalı’.
İngiliz bir yönetmenin bizim buralarda çektiği ve dünyanın her yerinde, her dilinde geçerli mevzulara Van’dan baktığı filmi beyazperdede görmek için biraz daha sabretmek gerekecek. Amma velakin, filmin kendisinden önce müjdesi geldi; Mihram’ı canlandıran Tayanç Ayaydın, 61. Locarno Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Filmin senaristi ve yönetmeni Hopkins, notlarında Ayaydın üzerine, “600 oyuncuyla görüştüm, Tayanç görüştüğüm yedinci kişiydi ve hep baş aday olarak kaldı” diyor.


Konuştukça gördük ki ‘Aliye’nin doktor Kahraman’ı, ‘Sıla’nın Süryani Abay’ı, tiyatro kökenli Tayanç Ayaydın için, ikinci uzun metraj filmi ‘Pazar-Bir Ticaret Masalı’nın süprizleri, Locarno’da aldığı Leopar’dan çok önce başlamış. Önce yönetmen Benjamin Hopkins, en sıkı dostlar sıralamasında almış yerini. Ardından, çekimler sırasında tanıştığı sanat yönetmeni Jenny, yaşamının bundan sonrasını geçirmek isteyeceği eş olarak girmiş hayatına... Binlerce seyirciyle bugüne kadarki en kalabalık gösterimi, başından sonuna sırtlandığı ilk film, havaya kaldırdığı ilk ödül... Sürprizli hikâyenin detayları aşağıda, Mihram’ın hikâyesiyse kışa doğru vizyonda...


İngiliz bir yönetmenin, Moldova üzerine okuduğu bir yazıdan esinlenerek yazdığı ve Van’da çektiği bir filmle, Locarno Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu seçildiniz. Üstelik ikinci sinema filminiz ve ilk ödülünüz! Nasıl kesişti yollarınız yönetmenle?

Benjamin (Hopkins) ilk olarak yıllar önce Bursa Film Festivali için gelmiş Türkiye’ye. Gidip geldikçe, “Bu, buranın hikâyesidir” diyor. Onun için sekiz yıllık bir serüven. En zor kısmı oyuncularla bir araya gelmek olmuş. Derken İngiltere’den tanıştığı Sinan Tuzcu’yla bu işi kotarıyorlar. 2004 senesiydi, Sinan bana “İngiliz bir yönetmen var, burada film çekmek istiyor, seni tanıştırmak istiyorum” dedi.

Hakkında bir şeyler biliyor muydunuz yönetmenin?

Hiç duymamıştım. Bir sayfa bir şey verdi, çalıştım. Bir baktım, adamın biri duruyor orada, ayakkabılarını çıkartmış, paçalarını kıvırmış. Sanki 10 yıldır filan tanışıyormuşuz gibime geldi. Verdiği parçayı oynadım. Bir parça daha verdi onu da oynadım, bir parça daha... Mihram karakterini de o gün Sinan oynuyor, diğer audition’lardaki Mihram’ın karşısındaki rollere yardımcı olmak için. Ben de “Sinan zaten yorulmuş, Mihram’ın karşılıklarına ben oynayayım” dedim. Günün sonunda benle çalışmak istediğini söyledi. “Senaryoyu bir okuyayım” dedim ama içimde volkanlar patlıyor! Senaryoyu bir açtım, bir sayfada ‘Mihram’ yazıyor, bir sayfa daha açtım, bir tane daha var. Rastgele sayfa çeviriyorum, her tarafta ‘Mihram’ yazıyor. Rolün üzerine, senaryo üzerine düşündüm, o yılları düşündüm... Kafamda bir sürü şey canlandı ama çok korktum. Filmin başından sonuna kadar bir karakteri taşımak benim kariyerimde henüz üstlendiğim bir şey değildi.

Bütün bunlar 2004’te oluyor, çekimler 2007’de başlıyor. Aradaki üç yılda neler oldu?
Bana Benjamin tarafından, metin üzerinde çalışma yasağı geldi. Çok kemikleştiririm, sonra yoğurması zor olur, diye. Elimden geldiğince çalışmadım. Finansal sorunlar vardı, gecikmeler yaşadık. Benjamin gidip geliyordu Türkiye’ye. ‘Ölü Bir Koyunu Değerlendirmenin 37 Yolu’ diye bir belgesel çekiyordu, ilişkimiz devam etti. Ödül gecesinde de söyledim, aslında ilk ödülümü Benjamin’den aldım, o da arkadaşlığı oldu. Yönetmenimden ziyade, her başım sıkıştığında derdimi anlatabileceğim dostlarımdan biri oldu.

‘Küresel bir mevzuyu anlatan, yerel bir film’ diyor yönetmen, filmi için. Mihram’ın da en büyük derdi, sistem içinde bağımsızlığını bir şekilde koruyabilmek. Bunları yaparken de kapitalist sistemin duvarlarına tosluyor. Nasıl bir adam Mihram?
Tek başına ayakta kalmak için elinden geleni yapan bir adam. Düzenin kendisi zaten o kadar tehlikeli ki, bir de o düzenin içinde başka egemen güçlerin altına girerse işler daha da kötü olacak. En büyük hayali, karaborsa hayatından çıkıp bir cep telefonu bayisi açabilmek. Sermaye bulabileceği tek nokta da karaborsa. Bütün bunları yaparken başka bir egemen gücün altına girmek istemiyor. Bununla ilgili büyük bir savaş var orada. Egemen güç sosyal hayatlarımızın içinde, en basit ilişkimizde bile var. Kendimizi kaptırmak istemiyoruz, kendimizi var edelim diye çırpınıyoruz ama başka bir güç bizi kendi içerisine alıveriyor. Küçük tüccar ve o dönemin kurtarıcısı diyebiliriz Mihram için. Bulunamayanı bulan, sınır ötesi ticaretler yapan... Bir babanın çocuğuna aradığı mikroskoptan, bir doktorun ölmek üzere olan çocuk için aradığı ilaca kadar. Çok güzel de bir aile babası. Çok ciddi vicdana sahip bir adam. Bazen kendini bile sorgulattıracak zamanlar yaşıyor.

Locarno’daki gösterimden sonra nasıl tepkiler aldı film? Ekipte ödül beklentisi var mıydı?
İlk Locarno haberi, Almanya’dayken geldi. Eşim, resmen evlenmedik ama, eşim Jenny Alman olduğu için zamanımızın bir dönemini Almanya’da geçiriyoruz. Benjamin telefon açtı, “Locarno’dayız” dedi. Çok mutlu oldum, sonra da bütün sevincim filmi izlemekti. Daha görmemiştim çünkü. Yaklaşık 3 bin kişilik bir salonda yapılıyor dünya prömiyeri. İlk duyduğumda, “Ah” dedim, “3 bin kişi çok!” Film gösterimine geldik, 2 bin 500’ün üzerinde seyirci vardı. Hayatımın o kadar kalabalık seyircili ilk gösterimiydi. Filmin yüzde 70’lik bölümünü ağlayarak izledim, çok heyecanlıydım. Seyirci de çok güzel tepkiler verdi. İzledikten sonra “Biz bir şekilde buradan ödül alırız” dedim ama hiçbir zaman kendime bir ödül beklemedim.

Biraz soğuduktan sonra haber, ‘Acaba neden bana verdiler’ diye düşündünüz mü? Bunu neden yaptılar bilmiyorum, herhalde beğendiler hakikaten. Karaborsayla uğraşan, hayatın kara tarafında var olan bir adamdan bahsediyoruz. Hep şunu konuştuk, ilk 10 dakikada seyirci Mihram’ı sevdi sevdi. Sevmedi, film bitti. Sanırım o ilk 10 dakikayı kazandık. Mihram’ı çok sevdiler, karaborsacı olmasına, vicdan muhasebesi yaşamasına, hatalarına rağmen...

Filmin beğenilmesi, ödül almanız bir sıçrama tahtası olacak mı sizin için?
Kim için ne ifade ediyor, çok bilmiyorum. Beklentim yok, sadece yapmak istediklerim var. Ve bu da hep aynıydı, doğru projeleri, doğru kişilerle yapıp seyirciyle paylaşmak. Bu tiyatro da olabilir, sinema da olabilir...

Ama uzun süredir dizilerdesiniz...
Evet, son zamanlarda dizi oldu. Çok şanslıyım ki çok doğru dizilerde oynadım. ‘Dizilerde oynamaktan keyif alan bir oyuncu değilim’ diye haksızlık yapamam, orada çok şey öğrendim. Tiyatro yapmayı her zaman istiyorum. Ama tiyatroyu turist olarak yapmak istemiyorum. Tiyatro çok kıskanç bir kraliçedir, ihanet edersen anında kelleni vurdurur. Turist olarak o hayatın içerisine girmek, kısa zamanda kelleyi kucağına almak demektir. Tiyatro yapacağım vakit, televizyona iş yapmadan hayatımı idame ettirebildiğim dönem olacak.

Bütün oyuncular böyle söylüyor!
Ama bu gerçek. Ne oyunun kendisine, ne arkadaşlarıma, ne yönetmene, ne seyirciye turist olarak haksızlık edemem.

Okuldan çıktığınızda ne düşünüyordunuz? Önce tiyatro mu?
Tabii. Zaten hepimiz dünyanın en iyi oyuncularıyız diye mezun olduk! Kimse bizi alt edemez diye... Ama alt olmak uzun zaman almadı. Gördüm ki para kazanmam lazım, bir CV yaptım kendime, çantama attım. Telefon açtım prodüksiyon firmalarına, yoldan geçerken bilmem ne film tabelası diye görüp aradıklarım oldu... Böyle böyle 60-70 CV dağıtmışım. İlk proje Asya Film’den geldi, Ali Özgentürk’ten. ‘Kalbin Zamanı’nda oynadım. Sonra Kudret Sabancı beni bir tiyatro oyununda görmüş, ‘Aliye’ başladı. Sonra ‘Sıla’ geldi.

Oyunculuk sevdası nereden geliyor? Ailem için sancılı, benim için keyifli bir dönem... Tek çocuğum, evdeki oyunlarımı tek başıma kurardım. Bir süre sonra karakterlere bürünerek oynamaya başladım. Evin
kapısını açıp, ‘Anneee daha fazla vurmayın bana! Yeter artık!’ diye bağırırdım. Sonra ‘Bu
çocuk oyuncu olacak’ dediler ama bu aslında profesyonel tercihim değildi. Lisede tiyatro yapmaya başladım, sonra Mimar Sinan’a girdim.

‘Mihram’ı beraber yarattık’
Metni düşünme yasağı kalktıktan sonra Mihram’a nasıl hazırlandınız?
Hazırlanma yasağını metin üzerinden işlettim ama beynim durmadı tabii. Yürürken, ‘Acaba Mihram şöyle mi yürür, sigarayı böyle mi yakar?’ diye düşünüyordum sürekli. Benjamin’le masa başına oturduğumuzda didik didik ettik her şeyi. Sonra Genco Erkal‘la amca-yeğen ilişkisi üzerinden çalıştık. ‘Mihram’ı aldım, kendimi kapattım, Doğu’da da bir süre kaldım” gibi beylik bir şey söyleyemem. Bunu kolektif bir çalışmayla beraber yarattık.

Yönetmen Doğu Anadolu’ya sık sık gidip gelmiş. Sizin de Mardin’de çekilen ‘Sıla’ dizisinde oynamış olmanızın etkisi oldu mu?
‘Sıla’ için Midyat’ta çekim yapıyorduk. Mardin’deyken de Mardin’le sınırlı kalmadım. Çok gezdim, çok fotoğraf çektim, insanların arasına girdim. Ve Mihram’a yaklaşmak daha kolay oldu. Fakat Van’da da çok doğru insanlarla tanıştım.


Nasıl öğrendiniz ödül aldığınızı?
Dönüş için yola çıktık. Genco abiye “Abi içinizde bir his yok mu ödül alacağımıza dair?” dedim. İsviçre sınırını geçtik, İtalya’ya girdik, Genco abiye telefon geldi, ‘Aaaa, Ne? Aaa!’ yapıyor, parmağıyla da beni gösteriyor. Telefonu bana verdi, Benjamin telefonda. Bana hep ‘Sunshine’ der, ‘güneş ışığım’. “Güneş ışığım tebrik ederim, en iyi erkek oyuncu ödülünü aldın. Şoföre söyle, seni geri getirsin” dedi. Dışarı çıktık, birer sigara yaktık, yağmurun altı, hâlâ inanamıyorum... Döndük, tebrik ettik birbirimizi, ama beklediğim bir sonuç değildi. Benim için şöyle bir sonuç; en iyi erkek ya da en iyi senaryo ya da en iyi yönetmen önemli değil, filmin ödülüdür bu.

İlk kime haber verdiniz?
Sevgilime, Jenny’ye haber verdim. O her an yanımda ve bir an evvel öğrenmesi gerekiyordu. Annemleri de sahneden aradım. Ödül gecesi, Piazza Grande meydanında oldu. Yaklaşık 8 bin seyirci alıyor. İlk önce İtalyanca yapılıyor tanıtımlar, Benjamin “Senin sıran” dedi. İliklerim boşaldı, çıktım, bir baktım, çok kalabalık! Ama herhalde tiyatrodan kaynaklı bir şey, sahneye çıkınca bir buton çevriliyor, normale dönüyorsun. Teşekkür konuşmamı yaptım, sonra ödülü festival direktörüne verdim, “Bir dakika tutar mısınız, annemleri aramam lazım” dedim. Oyuncu olmamı benden çok istiyorlardı. Bu, onların desteğinin ürünü.

 

Yazarın diğer yazıları :

User21