Pazartesi, 08 Eylül 2008
 
Yine Amerikan polisinin yozlaşması üzerine PDF Yazdır ePosta

Yine Amerikan polisinin yozlaşması üzerine

Vay vay vay... Siz istediğiniz kadar, 'Yahu biz Amerikan polisinin, özellikle de New York ve Los Angeles'takilerin ne kadar yozlaşmış oldukları üzerine bunca film ve TV dizisi gördük, artık bu konu bizi kesmez,' deyin... Adamlar işi öyle bir yanından alıyor ki, sonuçta etkilenmemek, yutarcasına izlememek ve de bir ülkenin kendi kurumlarını bu kadar sert biçimde eleştirmesine şapka çıkarmamak elden gelmiyor. Yasadışılıkla ve onun getirdiği büyük parayla iç içe olan, olmak zorunda kalan örgüt ve kurumların, başta polis olmak üzere yozlaşması ve çürümesi, kapitalizmin ayrılmaz bir parçasıdır. Bol ve kolay paranın geldiği yasadışı işlere bulaşan polis, isterse akan paradan payını alıp küpünü doldurabilir. Örgüt, özellikle yöneticileriyle bu yola kayınca, bireysel kahramanlıkların varolması zor, giderek olanaksızdır. Son yıllarda bu türde ne güzel filmler izledik: Dark Blue'dan Training Day'e kadar... Bu filmlerden bazılarına (Cop, L.A. Confidential, Dark Blue, The Black Dahlia) eserleriyle kaynaklık etmiş olan 1948 doğumlu yazar, Amerikan tarzı polisiye romanın son dâhisi James Ellroy, bu kez senaryoya bizzat katılmış. Bu da kuşkusuz filme, onun çok iyi tanıdığı Amerikan polisi üzerine belgesele yakın bir inandırıcılık sağlıyor. Böylece, eski zenci ortağı gözlerinin önünde öldürülen deneyimli polis Tom Ludlow, onun katillerini ararken örgütün bu alanda hiç de gönüllü olmadığını fark eder. Ama işte o, değirmenlere karşı tek başına savaşan Don Kişot'tur: Sanatın o olmazsa olmaz, son derece gerekli yalnız ve bireysel kahramanı... İnadı ve çabası, yakın arkadaşları yanında sapır sapır ölürken, onu çürümüşlüğün kalbine, yani örgütün tepesine kadar götürecektir. Film, klasik Amerikan polisiyesinden olduğu kadar, günümüzün hızlı ve biçimci anlatımından da besleniyor. Aralarında rap dünyasının kimi ünlü adları da olan oyuncular göz dolduruyor. Ama, bir kez daha, filmin asıl çekiciliği, ABD'nin kendisine ve toplumdaki temel kurumlarına (polis, yargı, yasama ve hatta bizzat başkan) yöneltmeyi gelenek haline getirdiği görkemli, hatta paranoya düzeyine varan eleştiride yatıyor. Elbette bunun yine sistemin sadece kıyılarına yöneltilmiş, özünü esirgeyen bir yüzeysellik taşıdığını ileri sürenler çıkacak. Ama bence öyle değil. Tersine, bunun kapitalizmin özüyle son derece bağdaşık bir olay olduğu iyice beliriyor. Ayrıca, yüzeysel veya değil, bizim cici demokrasimiz de kendi polisimiz üzerine, şunun onda biri kadar eleştiri içeren bir film yapsın ve diyelim ki Hrant Dint cinayeti olayına bir yaklaşıversin bakalım... Öyle bir gürültü kopar ki, hep birlikte şaşakalırız!

SOKAĞIN KRALLARI * * *
(Street Kings)/ Yönetmen: David Ayer, Senaryo: D. Ayer, James Ellroy, Kurt Wimmer, Jamie Moss, Görüntü: Gabriel Beristain, Müzik: Graeme Revell, Oyuncular: Keanu Reeves, Forest Whitaker, Hugh Laurie, Chris Evans, Naomie Harris, Jay Mohr, Common, The Game/ Fox yapımı.



Yeterince parlak olmayan bir veda


Sevgili Tunç Başaran, 45 yılı bulan bir kariyerden sonra, bunun son filmi olduğunu söyledi. 70 yaşındaki bir yönetmen için erken mi? Bilemem. Kendi adıma, bu veda filmini çok sevip övebilmeyi isterdim. Ama bu mümkün görünmüyor. Başaran'ın sineması, özellikle son yıllarda naif bir anlayışa doğru kaydı. Özellikle Uçurtmayı Vurmasınlar, Piano Piano Bacaksız veya Sinema Bir Mucizedir gibi filmlerde, uygun bir senaryoya dayanınca bu yaklaşım hayli iyi sonuçlar da verdi. Ancak bu kez bu yöntem çalışmıyor. Yaşını başını almış bir erkekle çok genç, torunu gibi duran gencecik bir kızın ilişkisi, ne yeterince cesur (öpüşme bile yok!), ne inandırıcı, ne de ilgi çekici. Çok geç bulunmuş bir 'ruh ikizi'nin dostluğu, alabildiğine duygusallığa yaslanarak hikâye ediliyor. Ancak ne yaratılan duygusal hava etkileyici olabiliyor, ne de destek olacak bir mizah duygusu var. Ve, en önemlisi, sürekli zedelenen bir gerçeklik duygusu. Deneyimli Başaran, hele veda filminde nasıl böyle dikkatsiz olabilmiş? Birkaç örnek gerekirse, o koskoca kütüphane sadece iki küçük kutuyla mı taşınır? Dünyanın en zor işlerinden biri olan bir kitaplığın düzenlenmesi öylesine hızlı nasıl yapılır, bunda hangi yöntem kullanılır? Filmin yazar kahramanı, yıllar boyu her cumartesi İstanbul'dan kalkıp Marmaris'teki bir evi ziyaret etmeyi nasıl başarmıştır? Eski eşi, yine her dakika nasıl İstanbul'dan kalkıp Marmaris'e iner ve aynı hızla gözden kaybolur? Flamenko denen dansı böylesine acemice yapanlar nasıl uluslararası bir yarışmaya gönderilir? Tuğla gibi bir kitap, evde kalan genç hanımın ruhu duymadan nasıl öylesine çabucak yazılır ve şap diye yayımlanır? Ünlü bir yazarın bir üniversitedeki konuşması öyle pat diye bitebilir mi? Bunun gibi, üst üste geldikçe daha çok göze batan dikkatsizlikler. Kimi oyunculuklar uygun sayılsa da, özellikle yeni bir Özgü Namal olmak için çırpınan Roksen Lülü'nün çabaları ve yapış yapış bir müzik de filmin lehine çalışmıyor. Ve bu vedayı parlak bir veda olmaktan alıkoyuyor.

VESAİRE VESAİRE * *

Yönetmen: Tunç Başaran, Senaryo: Roksan ve Orhan Lülü, Görüntü: Alper Derli, Oyuncular: Rutkay Aziz, Roksen Lülü, Aliye Uzunatağan, Taner Barlas, Bülent Kayabaş, Eser Ali, Zeliha Sunal, Cengiz Seçici/ Nöbetçi Yapım filmi.

 

 



Maya mabedindeki korkunç sürprizler


Filmin portföyünde öylesine ilginç adlar ve bilgiler var ki... Sam Raimi'nin başyapıtı Basit Bir Plan'ın yazarı Scott B. Smith'in ikinci romanıymış bu, Stephen King tarafından 'yeni yüzyılın en iyi korku romanı' ilan edilmiş, kısa filmleriyle ödül alan bir genç sinemacı da bu romanı çekmiş, vs. Hele korku türünü seviyorsanız, koşa koşa gitmemeniz olanaksız. Ne yazık ki böyle beklentilere kapılanları, bence tam bir hayal kırıklığı bekliyor. Meksika'da turistik bir geziye çıkan bir avuç gencin haritada yeri olmayan eski bir Maya tapınağını ziyarete gitmesinin öyküsü bu. Önce Maya'ların günümüzdeki mirasçılarının, sonra harabelerdeki garip olayların tehdidine uğruyor gençler... Daha sonra da 'insan yiyen ağaçlar' ve bedene girip kol salan bitkiler ortaya çıkıyor. Bu gelişme, son derece kanlı ameliyat sahnelerine yol açarken, umut verici biçimde başlayan film, iki anlamda da uçurumun dibine doğru iniyor ve türünün hemen unutulmaya mahkûm en kötüleri arasındaki yerini alıyor.

LANETLİ TOPRAKLAR *
(The Ruins)/ Yönetmen: Carter Smith, Senaryo: Scott B. Smith, Görüntü: Darius Khondji, Müzik: Graeme Revell, Oyuncular: Jonathan Tucker, Jena Malone, Shawn Ashmore, Laura Ramsey, Joe Anderson/ Amerikan (UİP) filmi.

 

 



Beyoğlu'nun özlenen sinemalarına dönüş

27. İstanbul Film Festivali bütün hızıyla sürüyor. Her gün, sanki kutsal bir ziyaretgâh gibi Beyoğlu'na üşüşüyor ve bu yılın son derece zengin programından eşsiz tatlar ve benzersiz izlenimler derliyoruz. Ve bu arada, eskinin o büyük salonlarını yeniden keşfediyoruz. Özellikle Emek ve Atlas'ta film izlemek, gerçek bir keyif: O geniş mekân, o devasa perde, o filmle birlike önünüzde açılan ve sizi çekip içine alıveren yepyeni dünyalar. Herkesin, hepimizin artık pek rağbet ettiği o alışveriş merkezlerindeki küçük salonlarla kıyaslanmayacak bir deneyim. Ne var ki bu salonlar hep böyle dolmuyor. O festival kalabalığı dağılıp gidince, hepsi zor günler geçiriyor. Biliyor musunuz ki, daha mütevazı koşullara rağmen 20 yıldır tam bir sanat sineması olarak çalışan Beyoğlu sineması kapanmak üzere? Emek yönetimi de aynı ihtimali konuşuyor. Oysa Beyoğlu adam almıyor, İstiklal Caddesi dünyanın en kalabalık arterlerinden biri. O kalabalıktan salonlara niye bu kadar az müşteri düşüyor? Genç sinemaseverlere sesleniyorum. Bizler, bu salonları bunca badireye rağmen korumayı başardık. Kargaşa dönemlerinden, asayiş sorunlarından, elektrik kısıntılarından sokağa çıkılamaz olan yılları aştık. Video çılgınlığını atlattık. Önce TRT, sonra özel kanallar yayına girince yaşanan evde oturma tutkusunun bile hakkından geldik. Şimdi görev sırası sizde. Kalkın, o her şeyi indirip dinlediğiniz veya izlediğiniz bilgisayarlarınızın başından, biraz sokağa çıkın. Filmleri o eski salonların dev perdelerinde izleyin. Hem alacağınız zevki katlar, hem de bu mekânların yarınki kuşaklara da kalmasına katkıda bulunmuş olursunuz. Bir de kötü deneyimim var. Festivale bu yıl dahil edilen Fitaş'ta Milos Forman belgesellerini izlerken çıldırıyordum. Çünkü perdedeki kafalar yarı yarıya kesiliyordu. İtiraz edince, bana "Ne yapalım, yönetmen öyle çekmiş!" diyen lümpeni ise nerdeyse dövüyordum! Bu sinemanın sahipleri, anlı şanlı AFM şirketine teessüflerimi yolluyorum. "Biz Türkiye'nin sinema krallarıyız," diye övünüyorsunuz. Gerçekten de ülkenin her yanında salonlarınız var. Ama bunlardan hiç olmazsa birini, her şeyi başlatan Fitaş-1'i çağdaş boyutlarda bir perdeyle ve gerekli objektif donanımıyla örnek bir salona dönüştürmeyi nasıl başaramadınız?

 

 


 


Sinefiller için...

* Sokağın Kralları'nda James Biggs rolünde izlediğimiz Hugh Laurie hakkındaki gerçekler: Kendisi daha çok House dizisinin Doktor Gregory House'ı olarak tanınıyor, ama dizi öncesinde de uzun bir oyunculuk kariyeri var. 1959'da Oxford'da doğan Laurie, Cambridge ve Oxford'da eğitim aldı ve Cambridge'de kürek takımındaydı. 1978'de usta oyuncu Emma Thompson, iki sene sonra da oyuncu Stephen Fry'la tanıştı ve sinema çevresine girdi. The Gun Seller (Silah Satıcısı) isimli bir best-seller kitap da yazan Laurie, aynı zamanda usta bir piyanist!

* Sokağın Kralları filmi Los Angeles'ta çekilmiş. Film dün itibariyle ABD'de de gösterime girdi, Amerikalıların filmi beğenip beğenmeyecekleri ise şimdilik bir muamma.

* Sokağın Kralları'nın senaristi James Ellroy'un annesi Jean Ellroy, 1958 yılında vahşi bir cinayete kurban gitti. Romanlarından uyarlanan L.A. Confidential, The Black Dahlia gibi filmlerle Hollywood'a yön veren önemli isimlerden biri olan Ellroy, Sokağın Kralları'nda anlattığı Los Angeles Polis Teşkilatı'nın 'ateşli bir savunucusu' olarak biliniyor. Ellroy'un pek çok polis arkadaşı da var.

* Lanetli Topraklarda hakkında, The New York Times gazetesi eleştirmeni Matt Zoller Seitz'in görüşü: "Korkutucu olmaktan çok iğrenç olan Lanetli Topraklarda, üst-orta sınıf yolcuların hiç aşina olmadıkları bir çevrede korkunç olaylar yaşamalarını anlatan filmler serisinin son halkası. Ayrıca bu film, maalesef, insan etinin tadından anlayan, görünüşte zeki canavarı kadar zeki olmayı kesinlikle başaramıyor."

* Vesaire Vesaire'nin yıldızı Rutkay Aziz'in yönettiği tiyatro oyunlarından bazıları: Ana ve Yaz Misafirleri (Maksim Gorki), 1871 Komün Günleri, Jan Dark Davası ve Galile'nin Yaşamı (Bertolt Brecht), Sakincalı Piyade (Uğur Mumcu), Sacco ile Vanzetti (Howard Fast).



Haftanın yıldız tablosu

ARKADAŞIM TİLKİ * * * *
KALPAZANLAR * * * *
BAKIŞ AÇISI * * *
ÖLÜMCÜL OYUN * * *
JUNO * * *
İKİLİ OYUN *
 

User21