|
| Before the Rain/Yağmurdan Önce ile birçok sinemaseverin gönlünde taht kuran Makedon yönetmen Manchevski'nin talihi sonradan pek yaver gitmedi. 2001'de çektiği Dust/Toz adlı film bir fiyasko oldu. Türk düşmanı ırkçı yanıyla Batılı eleştirmenlerin bile tepkisini çeken film, bu konuda sanki biz Türklerin son yıllardaki şansının yeni bir belirtisi gibiydi: Çünkü Atom Egoyan veya Taviani Kardeşler gibi tanınmış ustaların aynı çerçevedeki filmleri de benzer bir akıbetle karşılaşmamış mıydı? Manchevski'nin yıllar sonra çıkıp gelen yeni filmi çok farklı. Bu, bir tür psikolojik gerilim veya fantastik serüven öyküsü. Ana teması, ölüler ve ölülerle ilişkilerimiz. Model aldığı filmler olarak da Altıncı His ve Diğerleri akla geliyor. Yönetmen bize, bir büyük kaza geçirerek komaya giren ve sonra ölümün eşiğinden dönerek yeniden hayata kavuşan genç bir adamın öyküsünü anlatıyor. Makedonya'da geçen filmde, annesi üniversitede tanınmış bir profesör olan Goran, taşrada evlerine gelip tek başına çalışmak durumunda kalıyor: Karısı küçük oğluyla birlikte bir sahilde tatilini geçirir ve orada genç bir delikanlıyla kırıştırırken... Goran'ın başına gitgide tuhaf şeyler gelmeye başlıyor. Karşısına bambaşka bir dil konuşan çok yaşlı kadınlar, kucağındaki bebekle ve tabanına çakılmış bir çiviyle dolaşıp duran ürpertici bir adam, kimliği belli olmayan çekici bir kadın çıkıyor. Goran, tüm bu tuhaf insanların temsil ettiği şeyi bulmaya ve düğümleri çözmeye çabalıyor. Filmin başlıca kusuru, uzun olması (iki saat) ve oldukça ağır gelişmesi. Tadına varabilmek için biraz sabırlı olmak gerekiyor. Bizim için asıl ilginç yanı ise, bir tür Balkan usulü gerilim filmi sunması. Yalnızca 'komşu, haydi, hepten' gibi tüm Balkanlar'da kullanılan Türkçe sözcüklerin bol bol duyulmasıyla değil. Tüm filme sinmiş bir Balkan duyarlılığı var sanki... Eski Gilda filmi melodisi Amado Mio'nun yanı sıra, sık sık lirik Balkan şarkıları duyuluyor, coşku birden patlıyor, hüzün onu izliyor. Bir gerilim filminin dokusuna sinmiş bu Balkan estetiği, elbette ilgiye değer. Unutmayın ki kont Dracula'nın mekânı da Balkanlar idi!.. Filmin, son yılların fantastik sinemasında gözde bir motif olan 'ölülerle ilişkilerimiz' temasına değişik ve özgün bir yaklaşım getirdiği söylenebilir. Ayrıca erotik sahneleri de zevkli ve estetik. Demek ki, fantastikseverler görmeli. GÖLGELER * * * (Senki) Yönetim ve senaryo: Milcho Manchevski Görüntü: Fabio Cianchetti Müzik: Ryan Shore Oyuncular: Borce Nacev, Vesna Stanojevska, Sabina Ajrula, Selahaddin Bilal, Ratka Radmanovic/ Makedon filmi. ********************************** Gelecek umudunu karnında taşıyan kadın Mathieu Kassowitz dönüyor. La Haine/Protesto filmiyle görkemli bir çıkış yapan yönetmen-yazar-oyuncu, araya giren ve hiçbiri çok başarılı olamayan filmlerden uzun süre sonra, yeniden kameranın ardına geçiyor. Üstelik pek alışık olmadığı bir bilimkurgusal filmle... Film, günümüzden yıllar sonra geçiyor. Sistemler çökmüş, ekoloji tüm dengesini yitirmiş, kapitalizm kimbilir kaçıncı bunalımına girmiştir. Bu arada, eski Sovyet bloku ülkeleri de insanların aç ve vahşi, hayatın ise sudan ucuz olduğu birer cehenneme dönüşmüştür. Bu hengame içinde, uluslararası bir paralı asker, Sırbistan'da bir mafya liderinden ısmarlama bir iş alır: Kazakistan'daki çok eski bir manastırda yaşayan gencecik bir kızı ne yapıp edip kaçırmak ve ABD'ye, New York kentine ulaştırmak görevi... Kahramanımız Toorop bu belalı işe sıvanır ve ülkeleri, sınırları, kıtaları ve okyanusları aşarak bu gizemli genç kadını Amerika'ya getirmeyi dener. Film, Fransız bilim-kurgu romanları yazarı Maurice Georges Dantec'in Babylon Babies romanından alınmış. Romanın ilginç temaları var. Özellikle o gizemli genç kadının, adı şafak anlamına gelen Aurora'nın kimliğinde beliren: Çünkü o, her şeyin çöktüğü bu çağda, bir bilgisayar denetimi altında yaratılmış bir üstün-insandır ve kafasındaki engin bilgilerle, dünya için bir kurtuluş umududur. Onun bu kez bakire Meryem örneği, babasız bir çocuk doğurma girişimleri ve yaratılacak bu yeni çocukla (ikiz olduklarına göre çocuklarla) yine dünyayı kurtarma umudu da vardır. Her ne kadar kendini yeni bir dinin başrahibesi ilan etmiş annesi, onları da bu yolda kullanmak istese de... Hikâye ilginç, ama film aceleye gelmiş gibi duruyor. Temalar yeterince belirmiyor, entrika tam olarak ortaya çıkmıyor. Örneğin Aurora'nın yolculuğuna engel olmaya çalışan güçlerin kimler olduğunu, hangi emele hizmet ettiklerini anlayan varsa, beri gelsin!.. Aksiyon sahneleri öylesine çabucak geçip gidiyor ki, onun tadına bile pek varamıyorsunuz. Kimi genç yönetmenlerin pek sevdiği bu aşırı hızlı anlatımı Kassowitz de benimsemiş gözüküyor. Yine de görsel olarak çok şık, kimi kalabalık sahnelerde çok etkileyici ve genel bir apokalips (kıyamet) atmosferi taşıyan bir film. Ama sanki çok daha iyi olabilirmiş duygusunu da önleyemiyor. Zaten sonunda Kassowitz'in filme sahip çıkmadığı ve şirketle (Fox) aralarında büyük bir sürtüşme yaşandığı haberleri, filmin bu haliyle yönetmenden çok yapımcılara ait olduğu şüphesini yaratmıyor değil. Belki ileride bir 'yönetmenin kurgusu' umut edilebilir. BABİL M.S. * * (Babylon A.D.) Yönetmen: Mathieu Kassowitz Senaryo: M. Kassowitz, Eric Besnard Görüntü: Thierry Arbogast Müzik: Atli Örvarsson Oyuncular: Vin Diesel, Melanie Thierry, Michelle Yeoh, Gerard Depardieu, Charlotte Rampling, Lambert Wilson, Mark Strong/ ABD-Fransız ortak-yapımı. ******************************* Amerikan tarzı paranoyanın zirvesi Amerikan sinemasının paranoya özellikleri çok iyi bilinir. Özellikle sinemaseverler tarafından: Geçmişte bu alanda 7 Days in May/Mayısta 7 Gün'den The Manchurian Candidate/Casuslara Karşı'ya o kadar çok film yapılmıştı ki... Son yılların en popüler TV dizilerinden 24 de sanki sürekli bir paranoyaya dayalıdır: ABD'nin özellikle 11 Eylül 2001'den beri kendisini altında ezilir hissettiği uluslararası terörizme dayanan... Elbette 11 Eylül'ün ABD'de, temelde dünyanın en güçlü devleti olmaktan gelen paranoyayı görkemli biçimde beslediği ve bu tür filmlere büyük ivme kazandırdığı da bir gerçektir. Tüm bunlar bir yana, bu film bir yana... Çünkü, ben kendi adıma böylesine paranoyak bir filme hiç rastlamadım. Bunun yanında 24 dizisi bile çocuk karalaması gibi kalır!.. İki sade vatandaşın günün birinde kendilerini uzaktan gelen bir kadın sesiyle karmakarışık bir entrikaya yönlendirilmiş olarak bulmaları... Hayatlarının her anını, geçmişte yaşadıkları her olayı ve de tüm özelliklerini çok iyi bilen bu gizemli örgütün, aynı zamanda fiziksel olarak da her şeyi yönetme yeteneği: Örneğin geçtikleri yollardaki trafiği ve trafik ışıklarını, trenlerden uçaklara, arabalardan otobüslere her tür aracı sanki uzaktan kontrol aletiyle denetim altında tutmaları... Çarpışmaları, fiziksel şokları ve etkilerini hesaplamaları ve kahramanlarımızın onlardan sıyrık almadan kurtulmalarını sağlamaları... Ve de finalde, Amerikan başkanına ve tüm yönetim elitine yöneldiği anlaşılan incelikli bir suikasti, yine alabildiğine sofistike biçimde gerçekleştirme projeleri: Küçük bir çocuğun çaldığı trompetin devasa bir patlama sağlayacak bir etkiye yol açması... Film belli ölçüde oyalayıcı, zihin çalıştırıcı. Ama aynı zamanda son derece yorucu. Hem entrikanın karışıklığı hem de, bir kez daha, aşırı hızlı bir tempo gerçekleştirme sevdası yüzünden... Bu da, bir kez daha, geri tepiyor ve tüm o parlak ve çok uğraşılmış aksiyon bölümleri, umulan keyfi vermiyor. Anlık biçimde tüketilen, ama hiçbir biçimde yeniden görme arzusu vermeyen ve yarına kalmayacak filmlerden biri. KARTAL GÖZÜ * * (Eagle Eye) Yönetmen: D.J. Caruso Senaryo: John Glenn, Travis Wright, Hillary Seitz, Dan McDermott Görüntü: Dariusz Wolski Müzik: Brian Tyler Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan, Rosario Dawson, Michael Chiklis, Anthony Mackie, Billy Bob Thornton, Ethan Embry/ UİP filmi.
|
User21
- Quantum of Solace
- İngiliz sinemasının büyük ustasından sağlam dokunmuş bir drama
- Yine Amerikan polisinin yozlaşması üzerine
- Saadet Işıl Aksoy'un gönlü yurt dışında
- Bu maymunları sistem yarattı
- Dağların Hakimi / King of the Hill
- Çağan’ın renklerinin en güzeli
- Okulda defterime, sırama, ağaçlara...
- İyi hikâye, kötü film
- Aynalar / Mirrors
|
‘Issız adam’, bir ‘Ada’ya düşünce... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Bir ayrılık senfonisi |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Burnumuzun direğini sızlatan bir romantizm başyapıtı |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Çağan’ın renklerinin en güzeli |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |



