|
| TUZLA’DA ÖLÜM VE YAŞAM 4857’yi herkesin seyredebilmesini diliyorum. Filmin bir ekip işi olduğunu vurgulayan yönetmenlerini ve tüm ekibi de kutluyorum.. 4857 ne yazık ki gösterime girmeyecek çünkü orta metraj bir belgesel film. ‘İkinci Nefes’ adlı pespaye Fransız polisiyesi ve ‘Incredible Hulk’ gibi tatsız tuzsuz bir çizgi roman uyarlaması seyrettikten sonra, ‘4857’ ilaç gibi geldi doğrusu ruhumuza. Filme adını veren ‘4857’ iş yasasında bir maddenin numarası. İşçi hakları açısından oldukça geri hükümler içeren bu yasaya zamanında sendikalar karşı çıkmış. Ama Tuzla tersanelerindeki pratik bu yasanın bile çok gerisinde kalınca, şimdi hedef yasanın uygulanması olmuş. ‘4857’ Tuzla’da yaşanan insanlık trajedisine, işçilerin kanıyla, canıyla beslenen bir sanayiye içerden bakıyor, kurbanlara bir yüz, bir kimlik veriyor. Başbakan ve çalışma bakanı da arzı endam ediyorlar filmde. Bu duyarsız politikacıları izlerken işçi sınıfının da Hulk gibi gamma ışınlarına maruz kalmasını ve öfkeli bir deve dönüşmesini diliyor insan. Ama sistem işçilerin maksimum sömürüsü ve minimum örgütlenebilmesi için her türlü önlemini almış. Yine de harekete geçen çıkarsa, kafasına polis copu iniyor derhal. İktidarın sivilini askeri olana tercih ederiz elbette ama mesele orada bitmiyor. Belirleyici olan iktidarın sınıfsal karakteri. Türkiye’nin iş yaşamındaki faşizan uygulamalarda sivil rejimle askeri rejim arasında bir devamlılık var, bir kopuş değil. AKP’nin de bir kopuşu hedeflemediği çok açık. Deniz Ticaret Odası’nın başkanı Kalkavan Tuzla konusunda “İşçi ölebileceğini bilmeli” diyor. Bu kadar basit onlar için, başkasının ölümü. İşçinin ölümü bir doğa olayı adeta. Peki ya işverenin hayatı? Bunları söyleyenler kendi hayatlarını da bir geminin inşası için feda etmeye hazırlar mı? Bütün bunları düşündüren ‘4857’yi herkesin seyredebilmesini diliyorum. Filmin bir ekip işi olduğunu vurgulayan yönetmenlerini ve tüm ekibi de kutluyorum. *** ‘Emek kesiminde öfke gittikçe büyüyor’ Fİlmİn yönetmenlerinden Petra Holzer: Film bir süreci anlatıyor. Kasım başından beri bu bölgedeki çalışmalara, eylemlere entegre olduk. Çok insan ölüyor, çok kötü koşullar var. Onun için bir belgesele başlayalım dedik. Bu iş kazalarının durması için bir şey yapmamız gerekiyordu. Belgeselin süreci devam ettikçe eklemelerle genişleteceğiz. Orada yaşanan hüznün yanı sıra, örgütlenmiş çalışan insanların inanılmaz güçleri var. Bu beni çok etkiledi. Ölümleri anlatırlarken o kadar çok absürd bir durum söz konusu oluyor ki... Geniş bir ekip çalışmamız oldu. Ne kadar da üç yönetmen gözüksek de, arkamızda kameramanlarda vardı, grafik dizaynda yardım edenler, tercüme yapan, bilgi veren vardı bu ekipte. 16 Haziran’da da orada olacağız. Seray Genç (Yeni Film dergisi): Bence çok önmeli film. Yönetmen sineması örneği değil, sendikanında destek verdiği, işçi ailelerininde destek verdiği bir yandan tersanedeki çalışma koşullarını bir yandan da hayat hikayeleri anlatan, kısa anektotlarla aktarılmış. Güncel olmasının ötesinde bence evrensel, genel bir film olmuş. Gürşat Özdamar (izleyici): Tuzla’ya birkaç sefer gidip işçi arkadaşlarla, aileleriyle, sendikayla görüştüm. Sonuçta bu filmin derli toplu bir şekilde orada yaşanaların özetini veriyor olması hem iyi hemde merak edilen Tersanelerin nasıl bir yer olduğunu karşımıza çıkarmış. Keşke bütün tersanelere girilebiliyor olsaydı da neler olup bittiğini görebilsek. Necati Sönmez (yönetmen): Filmin analizinden çok genel olarak bir şeyler söyleyeyim. Yarım saatlik bir belgesel için ciddi bir kalabalıkla karşılaştık. Çok önemli bir şey bu. Belgeselin gücüne dair bir durum hatırlatmış oldu. Tuzla gibi çok sıcak, gündemimizde olan bir konu ile ilgili yapılıp, sorun, süreç devam ederken hemen gösterime girmesi bir filmin, belirli bir etki de körüklemesi yine belgeselin çok önemli bir işlevini hatırlatmış oldu. Bunlara pek alışık değiliz, bunun için önemli buluyorum ben. Aslı Odman: Öğrencilerin bir yürüyüşü oldu, “Türkiye Tuzla olmasın!” demişlerdi. Ama şimdi “Türkiye Tuzla olsun!” diyorlar. Bu filmle ilgili ben de bunu düşünüyorum. Tuzla benim akademik faaliyetim için Tuzla üzerinden diğer mesleklerden arkadaşlarımla ne kadar birleştirici olduğunu gördüm. Buradaki taşeronlaştıma politikaları, sigortasız çalışma gibi bir öfkenin biriktiğini görüyoruz. Emeği geçen kesimde çok açık bir öfkenin birikimi görülüyor. Tuzla bu öfkeyi yakalayabilen bir sembol haline geldi. Ufuk Koşar *** Bak, yeşil yeşil! Artık ‘blockbuster’ (‘gişe canavarı’ diye tercüme edelim) tabir edilen filmler İngilizce adlarıyla oynuyor. Transformers’tan sonra sırada ‘The Incredible Hulk’ var. ‘Incredible’ inanılmaz demek, ‘Hulk’ özel isim gibi kullanılsa da onun da anlamı ‘irikıyım’ gibi bir şey. Yaz sezonu, film eleştirmeninin kâbusu artık. Her yıl benzer çizgi film uyarlamaları, vasat Avrupa filmleri sinemaları dolduruyor, bizler de benzer şeyler yazıyoruz. ‘The Incredible Hulk’ askeri amaçlarının bilicinde olmadığı bir deneye maruz kalan bir bilim insanının hikâyesi. Bruce Banner (Edward Norton) bu deney sonrasında öfkeli yeşil bir deve dönüşüyor. Hulk oluyor yani. Ve kaçıp başına gelen bu beladan kurtulmaya çalışıyor. Ama Hulk olarak değil Bruce olarak çünkü yeniden normale dönüyor. Hulk’laşması kızdığı zaman gerçekleşiyor. Peki ilk deneyde neden hemen deve dönüşmüştü? Aman neyse… Deneyin amacı gayet militarist; insandan bir silah yaratmayı hedefliyor. Bruce Banner ise silah olmak istemiyor. Gayet hoş bir başlangıç ama heyhat, hayat Bruce’a elbette silah olması gerektiğini öğretecek ve askerlerle uzlaşmasını sağlayacaktır. Yoksa bu filmler Pentagon’un yardımı alınmadan zor yapılır. Bu filmler derken Hulk’ın yakın akrabası ‘Iron Man’i kastediyorum. O film için Pentagon askeri üslerini Hollywood’un emrine vermişti. Burada da yardımlarını esirgememiş gibi görünüyor. Üstelik filmin devamında Iron Man’le Hulk’ın buluşacağı ve orduyla birlikte bir ekip oluşturacakları müjdesini alıyoruz. KÖTÜLÜĞÜN KÖKÜ KOMÜNİZM ‘Incredible Hulk’ta kötü adam rolü, Tim Roth’un canlandırdığı ve Rus asıllılığı vurgulanan bir askere düşüyor. Kötü adamın kökü komünizmde yani. Kahramanın sevgilisini Liv Tyler canlandırıyor, konu mankeni şeklinde bir rolde. Bir de hem Hulk’ın hem de Hulk’ın sevgilisinin babası rolünde William Hurt var. Hurt, Liv’in filmde biyolojik babası, Hulk’ın ise Dr. Frankenstein olarak babası rolünde. Yani onu deney sonucunda deve dönüştüren kişi. Bu durumda iki sevgili bir anlamda kardeş oluyorlar ve aşklarını engelleyen babalarına karşı mücadele ediyorlar. Hulk’la sevgilisinin ilişkisi bir sürü başka filmi, hikâyeyi çağrıştırıyor. King Kong, Güzel ve Canavar, Frankeştayn, Doktor Jekyll Mr. Hyde vs, vs. Ama seyircinin ruhuna değmeyi başaramıyor bu aşk hikâyesi. Sonuçta bir bilgisayar oyunu seyretmiş kadar tatmin oluyoruz filmden. The Incredible Hulk Yönetmen: Louis Leterrier Oyuncular: Edward Norton, Liv Tyler, Tim Roth, Tim Blake Nelson, Ty Burrell, William Hurt, Greg Bryk Türü: Aksiyon, Fantastik Ülke: ABD Süre: 114 dakika *** Sinema Adana’da solundan kalktı Adana Film Festivali’nin zamanın akışına direnen bir ruhu var. Geçtiğimiz yıl ‘Yılmaz Güney Ödülü’ kel alaka ‘İlk Aşk’a verilmiş olsa da orada öyle duruyor ve Güney’in devrimci ruhu festivali etkilemeye devam ediyor. Ödül töreninde en büyük alkışı festivalde bu ruhu en iyi temsil eden filmlerden birinin sahibi Cem Öztüfekçi boşuna almıyordu. ‘Ayak Altında’ adlı kısa metrajlı filmine verilen ödülü alırken Öztüfekçi “Bu filmi işçilerle birlikte yaptık “diyor ve ödülünü “1 Mayıs bayramını kutlayamayan işçiler”e ithaf ediyordu. ‘Made in Europe’la Yılmaz Güney Ödülü’nü alan İnan Temelkuran da Yılmaz Güney’in filmlerinden ne kadar etkilendiğini söylediğinde büyük alkış aldı. Zaten festivalin büyük ödülü de bir devrimcinin son günlerini anlatan ‘Sonbahar’a gitti. ‘Sonbahar’, (‘Babam ve Oğlum’u da hatırlatan bir şekilde) hapiste ve ‘hayata dönüş operasyonunda’ sağlığını yitiren, çıktığında çevresiyle iletişim kurmakta zorluk çeken bir solcunun öyküsünü duyarlı bir dille, ağdalılığa düşmeden ve etkileyici bir görsel dille anlatmayı başarıyordu. Yönetmen Özcan Alper bir ilk film için çok başarılı bir filme imza atmıştı. Sinemamızda ender rastlanan işçi filmlerinden bir örneği ise geç bir şekilde Adana’da izleme fırsatı buldum. ‘Hazan Mevsimi’ni basın gösteriminde izleyememiştim. Genelde beğenilmeyen, geçen sene Antalya’ya kabul edilmeyen bu filmi, doğrusu ben beğendim. Hatta kimi sahnelerini çok etkileyici buldum. Mehmet Eryılmaz’ın umudunun kırılmamasını ve yeni filmlerle karşımıza çıkmasını umuyorum. Bütün bunlardan çıkan sonuç: Sinemamızda ümit var! Neoliberal dalga her şeyi silip süpürmüş değil ve canlı bir sol damar atmaya devam ediyor.
|
User21
- Max Payne
- Star Wars: Klon Savaşları / Star Wars: The Clone Wars
- Bediüzzaman'ın hayatının William Wallace kadar sinemasal kıymeti yok mudur?
- Orijinal Cinayetler / Righteous Kill
- Beraber barıştık biz bu New York’ta...
- Rec: Ölüm Çığlığı
- The X-Files: İnanmak İstiyorum / The X-Files: I Want to Believe
- Şiddetin geleceği kalmadı
- Bağımsız yönetmen gözüyle çizgi-roman hikâyesi
- Beni Aya Uçur / Fly Me to the Moon
|
‘Issız adam’, bir ‘Ada’ya düşünce... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Bir ayrılık senfonisi |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Burnumuzun direğini sızlatan bir romantizm başyapıtı |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Çağan’ın renklerinin en güzeli |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |



