Perşembe, 08 Ocak 2009
 
Bir ayrılık senfonisi PDF Yazdır ePosta
Çağan Irmak dönüyor. Sinemaya dönüyor, Ulak gibi tarihsel bir denemeden sonra günümüze dönüyor, aşka dönüyor. Issız Adam, görkemli bir aşk hikâyesi.
Bir aşk hikâyesi günümüzde nasıl anlatılır, artık bir aşk filmi yapılabilir mi? Çağan Irmak da bu soruları sayısız kez kendi kendisine sormuş olmalı. Bu eskimiş türe, bu aşınmış duyarlılıklar kızağına yeni ne yüklenebilir? Özgün olması ve bunca filmden sonra, hala etkilemesi için? Çağan'ın yanıtı şu: Sonuna dek yaşanmamış, ziyan edilmiş bir aşk...
Tarsus'tan gelip yerleştiği İstanbul'da aşçılık merakını geliştirip gözde bir lokanta açan 30'larındaki Alper'in sloganı, hayatı dolu dolu yaşamaktır. Dolu ve hızlı... Lokantadan sonra gözde mekanlar, bar ve diskotekler kadın-kız tavlamak için kullanılır. Fazla da uğraşılmaz ve çoğu zaman, telefon başında bekleyen ve ücret karşılığı bir/birkaç saatlik zevk vermeye razı kadınlar tercih edilir. Ta ki günün birinde, Bursalı delifişek bir kız, kostüm dükkanı olan ve küçük çocuklara özel gün giysileri yaparak geçinen Ada hayatına girinceye dek... Temelde çok farklıdırlar. Belki tek ortak noktaları, ikisinin de hayatın sillesini ve ilişkilerin tokadını yemiş olmasıdır. Bu yüzden acılaşmışlardır, derileri gibi yürekleri de sertleşmiştir. Özellikle Alper'in bağlanmaya hiç niyeti yoktur. Acaba böylesine bir ilişkide çıkış yolu olabilir mi? Irmak, evet, aşk filmini bir ölçüde yeniliyor. Açılış ve kişiliklerin takdimi gayet hoş. Sonra işler biraz bozuluyor, hikâye duraksıyor, tempo düşüyor. Filmin naifliği göze batmaya başlıyor. Ama bunlar olurken, Irmak'ın çarpıcı bir son hazırladığını, finalin tokat gibi çarpacağını hissediyorsunuz.
Ve yönetmen sizi yanıltmıyor. Öylesine bir final ki bu, hüznün çağlayanına kapılıyor, sanki nefes alamıyorsunuz. Bir keder ırmağı, bir melankoli fırtınası... Bu finalle doğrulan film canlanıyor, diriliyor. Ve unutulmazlarınız arasına karışıyor.
Elbette başka şeyler de var, yazılması gereken... Örneğin film, aynı zamanda eski Türk pop müziğine ve eski albüm/45'liklere bir saygı duruşu gibi. Alper'in, ama aslında çok kişinin merak konusu olan eski albümlerin şaşırtıcı biçimde artan değeri söz konusu edildiği gibi, Sezen, Ajda, Nil Burak, Hümeyra veya Semiramis Pekkan'ın özenle seçilmiş şarkıları (ve de Michel Fugain'in Une Belle Histoire-Güzel Bir Öykü'sü) filmin dokusuna çok iyi yedirilmiş.
Film, ayrıca bir Beyoğlu güzellemesi.
Özellikle Galata Kulesi çevresindeki yenilenen, güzelleşen Beyoğlu. Ama, aynı zamanda, küçük dükkanları, eskici ve antikacıları, lokanta ve kahveleri ve de her meslekten küçük insanlarıyla, gerçek Beyoğlu, yaşayan Beyoğlu. Gerçi zaman zaman geziye çıkılıyor, Boğaz'a dek uzanılıyor.
Ama filmin yüreği baştan sona Beyoğlu'nda atmayı sürdürüyor.
İşte böyle bir film bu... Sabır gösterip, biraz geç gelen bir duygu seline kapılmaya hazır olanlar için... Yeni bir Özgü Namal gibi duran Melis Birkan'ı çok sevdim. Cemal Hünal konusundaysa sözü kadınlara bırakıyorum!

ISSIZ ADAM * * *
Yönetim ve senaryo: Çağan Irmak Görüntü: Gökhan Tiryaki Müzik: Aria, Cenk Erdoğan, Cengiz Onural, Bora Ebeoğlu Oyuncular: Cemal Hünal, Melis Birkan, Yıldız Kültür, Şerif Bozkurt, Gözde Kansu, Aslı Aybars/ Most Production yapımı.

*****************************

Pasaportsuz-vizesiz girip çıkan ruhlar...

Polis'in görece başarısını değerlendirirken, filmin çılgın atmosferinin altını çizmiş ve kimi parlak biçimsel ögelere karşın, yönetmeni Onur Ünlü'ye biraz şüpheyle yaklaşmıştım. Bu yeni film tüm şüphelerimi doğruluyor. Ünlü belki ve zaman zaman çok iyi şeyler yapacak. Ama çok kötü şeyler yapması da hep mümkün.
Elbette ki Güneşin Oğlu bu kategoriye giriyor. Bir filme kötü-çok kötü demeyi hiç sevmem. Kişisel, soyut ve tümden yadsıyıcı sözlerdir bunlar... Ama bu film için ne demeli? Bu garip hikayeyi, ruhların sürekli olarak bir bedenden öbürüne pasaportsuzvizesiz girip çıkmaları hikayesini herhangi bir sempati ve hatta hoşgörüyle izlemek mümkün mü? Hele bu türün başyapıtlarını biliyorsanız: Tüm o çılgın 1940'lar Amerikan komedileri, Hayalet'ten Blake Edwards imzalı Switch / Bir Zamanlar Erkektim'e yeni örnekleri, Ben Çağırmadım gibi tipik İngiliz oyun uyarlamaları... Hatta bizde bile merhum Atıf Yılmaz'ın 1980'lere yayılmış o fantastik komedi denemeleri: Aaah Belinda, Arkadaşım Şeytan ya da daha geç gelen Nihavent Mucize...
Onur Ünlü'ye oturup tüm bunları 10'ar kez izleme cezası verilmeli. Sinemasever bir halk mahkemesi tarafından!

GÜNEŞİN OĞLU *
Yönetim ve senaryo: Onur Ünlü Görüntü: Aras Demiray Oyuncular: Haluk Bilginer, Özgü Namal, Köksal Engür, Hümeyra, Bülent Emin Yarar, Tansu Biçer, Ahmet Kural/ Eşatun Film yapımı.

********************************

Bond iyi. Film biraz tökezliyor...

Bond dönüyor. Asıl dönüşünü zaten 2006 yılında Casino Royale'le yapmıştı; yeni bir atmosfer, farklı ve daha hızlı bir ritm, yerini daha çok şiddete bırakmış gözüken İngiliz mizahının yok olma derecesinde azalması ve de yeni, çok farklı bir bir Bond.
Asık suratlı sokak çocuğu havası ve adaleli bedeniyle, artık sevişmekten kavgaya vakit bulamayan tembelleşmiş eski Bond'ların pabucunu dama atan ve her an tetikte duran Daniel Craig. Ama sonuç hiç fena olmadı, hem eleştirmenler, hem de seyirci sevdi. Ve işte devamı.
Malum, yazar Ian Fleming'in romanları tükendiği için, artık Bond dışardan taze destek alıyor. Yani Fleming'le ilgisi olmayan, ama romanlarını hatmetmiş yeni isimler oturup senaryoyu yazıyor. Ve her şey çağdaşlaştırılıyor. Hikâye olarak Casino Royale'in devamı olan ve her yerde orijiinal adıyla gösterime çıkan bu filmde, Bond geçen filmde öldürülen sevgilisi Vesper'ın intikamını almaya girişiyor. Olaylar onu bir terör örgütü ve onun kasası olan Le Chiffre adlı gizemli bir Fransızla karşılaştırıyor. Dev bir şirket, Bolivya'da geniş çöl arazilerine yatırım yapıyor. Bond ise değişmez amiri M'in uzaktan tele-kontrolu altında, intikamı değil asıl görevini yapmaya ve de gereksiz yere adam öldürüp majestelerinin hükümetinin başına dert açmaktan vazgeçirmeye çağrılıyor. Daha ünlü jenerik-öncesi filmde, bu yeni tavır hissediliyor. O bölümler başlı başına bir mini-film gibi olurdu. Bu filmdeyse sadece bir teknik gösteri: Bir çarpışan arabalar senfonisi.... Film de öyle.
Hikâye artık pek önemli değil, zaten izlenemiyor da... Yer yer etkili akrobasi sahneleri var, ama hizmet ettikleri gerçek bir gerilim yok. Aksiyon sahneleriyse son dönemin modası olarak öylesine hızlı bir kurguyla anlatılıyor ki, bir kez daha adam gibi izlemek olanaksızlaşıyor. İyi yönetmen Marc Forster efsanenin ve üstün-yapım koşullarının altında ezilmiş.
Geriye enfes bir jenerik, Alicia Keys imzalı güzel bir şarkı, antolojilere girecek kimi çekimler (örneğin uçak ya da yangın sahneleri) ve Ukraynalı güzel ve yetenekli oyuncu, Hülya Avşar ve Sophie Marceau karması Olga Kurylenko'yu keşfetmenin zevki kalıyor. Bir de Daniel Craig'in her zamanki insan ve inandırıcı Bond'u.
Bu kadarı yeter diyorsanız...

QUANTUM OF SOLACE * *

Yönetmen: Marc Forster Senaryo: Neal Purvis, Robert Wade, Paul Haggis Görüntü: Roberto Schaefer Müzik: David Arnold Oyuncular: Daniel Craig, Mathieu Amalric, Judi Dench, Olga Kurylenko, Rachel McDowall, Giancarlo Giannini, Jeffrey Wright/ Warner bros filmi.

*******************************

Koreli usta, aşırı naiflik tuzağında

Kim Ki-duk kuşku yok ki son derece kendine özgü bir sinemacı. Koreli sanatçının artık dünya çapında hayranları var, hatta bir 'kült-yönetmen' sayılıyor. Belki bu nedenle bu filmi de "Kim Ki-duk'un 15. filmi," olarak lanse ediliyor.
Ben koşulsuz bir Ki-duk hayranı değilim. Ama genelde çok beğendiğimi söyleyebilirim. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, Ada, Yay, Nefes, ama özellikle Boş Ev benim bayıldığım filmler oldu. Buna karşılık, Fedakar Kız başta, kimi filmlerini hiç sevmedim.
Rüya benim için bu ikinci kategoriden. Hatta onların tepesinde oturuyor diyebilirim. Özetle bir kadınla erkeğin hikayesi bu. Erkek garip ve ürkünç rüyalar görüyor. Ama bunları yaşamak kadına düşüyor. O bir uyur-gezerdir ve erkeğin bir kehanet biçiminde hayal ettiklerini yaşamak onun görevidir! Sonunda işin içine eski sevgilileri de katılır ve olaylar tuhaf yönlere doğru ilerler.
Kim Ki-duk'un aslında en iyi filmlerinde bile varolan kimi olumsuz ögeler, bu filmde başrole yükselmiş. Örneğin, onun o tedavi kabul etmez naifliği. Ait olduğu kültürün bizim için kimi zaman anlaşılmaz olan özellikleri (bu kültüre ait olmak ve onu yüceltmek bir kabahat değil elbette!). Oyuncuların amatörce gözüken oyunları, senaryonun basmakalıplığı...Ve hikayenin gerçekte pek olamayacak biçimde mekanik, simetrik ve kurulu bir oyuncağa benzeyen gelişimi.
Birçok filmde çok özgün bir hikayenin ve gizemli bir atmosferin bastırdığı bu kusurlar, bu filmde tüm görkemiyle ayaklanıyor. Bunlara eklenen hayli kanlı sahneler, izlemeyi ayrıca zorlaştırıyor. Böylesine hızlı bir tempoyla çalışmak, Kore'nin bu güzide evladına yaramıyor. Ve insanın aklına "Acaba Kim Ki-duk efsanesi bitiyor mu?" sorusu geliyor.

RÜYA * ((Dream/Bi-Mong)
Yönetim ve senaryo: Kim Ki-duk Görüntü: Kim Ti-gae Müzik: Park Ji Oyuncular: Jo odagiri, Lee Na-yeong, Zi-a, Tae-Hyeon/ Kore filmi.

************************

Haftanın yıldız tablosu
ÜÇ MAYMUN * * * *
DEVRİM ARABALARI * * * *
MÜKEMMEL BİR GÜN * * *
MUSTAFA * * *
DÜŞES * * *
BANGKOK DANGEROUS *
 

User21