|
Fransız sinemasının klasik komedilerinden Drole de Drame'da (Tuhaf Bir Dram) baş oyunculardan Arletty'nin ellerini uzatarak "Atmosphere, atmosphere," diye bağırması sinema tarihine geçmişti. Burdaki sözcük, bizim de kullandığımız atmosfer sözcüğünün aslı elbette... Ve atmosfer dediğimiz şeyin hem önemine işaret ediyor, hem de onunla dalgasını geçiyor. Bu film üzerine yazarken bunu hatırladım, çünkü film hemen tümüyle atmosfer yaratma denen şeye dayanıyor. Bunu da gayet iyi başarıyor. Ama ayrıca, en azından bir film için atmosfer yaratmanın yetmediğini, geriye daha sağlam bir şeylerin kalması gereğini de hatırlatıyor. Filmin atmosferi, özetle kirli, sağlıksız, boğucu ve sinir bozucu. Çünkü anlatılan, bir seri katilin öyküsü. Detektif Stan Aubrey, uzun zaman izlediği Eddie Amca lakaplı bir seri katili yakalamış, adam polis kurşunlarıyla ölmüş, dosya kapanmış ve detektif de terfi etmiştir. Ancak bir süre sonra benzer cinayetler yeniden başlar: Eddie Amca gibi, cinayetlerine resim sanatını karıştıran, kurbanlarını estetik biçimde öldürüp süsleyen, bedenlerine olmadık işler yapan bir katilin eserleri... Ve kahramanımız yeniden New York sokaklarına düşer. Filmin atmosferi, David Fincher'in ünlü filmi Yedi'den, hatta daha öncesinde Kuzuların Sessizliği'nden beri iyice aşina olduğumuz kapkaranlık bir suç ve günah dünyasının yeniden kurulmasına dayanıyor. Son derece soluk, adeta siyah-beyaza yakın pastel renklerle ve sanırım tümüyle dijital olarak çekilmiş film, bu biçimci yanıyla o meşum atmosferin yaratılmasına ayrıca katkıda bulunuyor. Francis Bacon'dan Picasso'ya birçok modern resim dahisi anılıyor. Zaten filmin adı da Yunanca anamorphosis sözcüğünden geliyor: Bir Rönesans resim tekniği. Yani, ilk başta pek bir anlam taşımayan bir resme farklı bir açıdan bakıldığında yepyeni şeyler görünmesi olayı. Tüm bunlar iyi, güzel. Filmin karanlık atmosferinin bir senfoninin doruklarına yükselerek, insana sanki nefes aldırmayan gücü yadsınamaz. Ama sonuç olarak bize hep yüzeyde kalan parlak cilalı bir nesne sunan, insanların, olayların ruhuna inemeyen gösterişli ve gösterişçi bir deneme bu. Belki de asıl büyük handikapı, artık bu tür kişilerin ve entrikaların en sıradan TV dizilerinde bile bol bol karşımıza gelmesi. Örneğin Dexter'ın her bir bölümü, bu filmlerin bir özeti gibi. Demek ki, gerçek bir yenilik getirmedikçe ve her açıdan mükemmel olmadıkça, bu tür filmlerden tam tatmin olmuş biçimde kalkmak kolay değil.ANAMORPH * * Yönetmen: Henry Miller Senaryo: H. Miller, Tom Phelan Görüntü: Fred Murphy Müzik: Reinhold Heil, Johnny Klimek Oyuncular: Willem Dafoe, Scott Speedman, Peter Stormare, Clea DuVall, James Rebhorn/ Amerikan filmi.
************************************** Aşkı bir Fransız'da bulmak Müteveffa (Evet, ölmüş biri Müslüman değil de Hıristiyan ise böyle deniyor, hatırlatırım!) John Cassavetes'in oğlu Nick Cassavetes'ten sonra, kızı Zoe Cassavetes de yönetmenliği seçti. Daha çok oyuncu olarak tanınan sanatçı, bu ikinci filminde aile geleneğine uygun olarak annesi deneyimli Gena Rowlands'ı da yanına alıp, kadın-erkek ilişkileri üzerine bir film yapmaya sıvanmış. Hikâye olasılıkla yoğun biçimde özyaşamsal. 30'larındaki Nora Wilder, özel hayatını düzene koyamamıştır: Ne evlenebilmiştir, ne de görünürde bir aday vardır. Oysa etrafında herkes sanki çift yaşama krizine yakalanmış gibidir. Üstelik bu durum, annesinin de gözde konularından biri haline gelmiştir. Sonunda Nora bir partide tanıştığı biriyle çıkmaya başlar. Adam hiç de hayal ettiği gibi değildir: Hippi kılıklı bir Fransız, filmlerde ses alıcısı olarak çalışan ve yolu ABD'ye düşmüş delişmen, romantik bir genç adam. Nora bu garip ilişki sonucu beklemediği biçimde aşık olur, üstelik tüm yaşamını, işini ve kariyerini sorgulamaya başlar. Ve sonunda kalkıp adamın peşinden Paris'e gider. Film belli bir içtenlik taşıyor. Özellikle ilk yarıda inandırıcı karakterler yaratıyor, esprili diyaloglar içeriyor. Ama yeterince özgün değil. Hele bu Amerikan-Fransız ilişkisi, son dönemde öylesine işlendi ve aşındı ki: Forget Paris (Ah Paris) tarzı romantik komedilerden Richard Linklater veya Julie Delpy'nin bağımsız tadındaki filmlerine kadar... Genç Cassavetes tüm bunlara pek bir yenilik katamıyor. Modern bir Katharine Hepburn havasındaki Parker Posey ve Fransız filmlerinde çok iyi olup burada daha çok Amerikan gözlükleriyle görülmüş bir karikatüre dönüşen Melvil Poupaud, filmi kurtarmaya yetmiyorlar. Haa, bir de filmin başlarında görünüp kaybolan ve son derece genç bir Peter Sellers'e benzeyen biri var. Sahi, kim o? Hoşgörülü bir günde görülebilir, ama görülmezse de bir şey kaybedilmiş olmaz. Meryl Streep, bir Yunan adasında kendini buluyor. Biliyorum, bu filmi yazmakta çok geciktim. Geç görebildim de ondan...Ama haftanın bir diğer filmi olan Dante 01'i dergilerdeki bilgilere güvenerek birkaç hafta önce yazdığım için (oysa film gecikti ve ancak bu hafta çıkıyor), Mamma Mia'yı yazmak istedim: Klasik bir eleştiriden çok kimi notlar şeklinde... Üstelik film hâlâ vizyonda... Getiren şirketten Hakan Sonok dostumuzun deyimiyle "gişede işler yavaş, ama emin adımlarla gidiyor." Mamma Mia'yı izlerken ilk akla gelen şey şu oluyor: Nasıl oluyor da kuzeyden, İsveç'ten gelen ikisi kadın bu dört kişi böylesine sıcak, adeta buram buram Akdeniz kokan şarkılar yaratabilmişler? Filmin, yakında ülkemizde de izleyeceğimiz sahne müzikaline dayanarak bir Yunan adasında geçen hikâyesi, bu açıdan hiç de sürpriz bir dekora yerleştirilmiş sayılamaz. Hatta böylesi bir hikâye ancak bir Akdeniz ülkesinde, hatta daha da da iyisi bir Akdeniz (ya da Ege) adasında geçebilir gibi bir izlenim doğuyor. Yazılışı bizim için çok zor olan o dört adı, yani Björn Ulvaeus, Benny Andersson, Agnetha Faltskog ve Anni-Frid Lyngstad'ı önce bir kez daha sevgiyle analım: Bize bu kadar çok güzel şarkı armağan ettikleri için... Müzikal, sahnelendiği 1999 yılından beri dünyayı kasıp kavuruyor. Film de şu günlerde bütün dünyayı... Demek ki hâlâ ABBA şarkılarına ihtiyacımız varmış. Bu başarının ardında özellikle kadınlar var. Müzikalin metnini yazan Catherine Johnson, inatçı yapımcı, yıllarını bu projeye veren Judy Craymer ve de tiyatro yönetmenliğinden gelen, sahne oyunu gibi filmi de yöneten Phyllida Lloyd. Bu üç kadını ayrıca kutlamak gerekir. Film, demek ki bir Yunan adasına uyarlanmış. Şarkılardan özellikle Chikitita veya I Have a Dream gibileri öylesine Yunan müziği ritimleri taşıyorlar ki... Bu nedenle, bir dans bölümünde kullanılan sirtaki adımları da sırıtmıyor. Ada dekorunu kullanan koreografi son derece dinamik, tüm oyuncular ise alabildiğine sempatik. Dans edip şarkı da söyleyebildiğini bir kez daha kanıtlayan Meryl Streep'ten dansı pek beceremeyen Colin Firth veya hiç sesi olmayan Pierce Brosnan'a, emektarlar Julie Waters ve Christine Baranski'den tüm figüran ve dansörlere kadar... Ve sonunda herkes muradına eriyor, bu arada Bridget Jones'un elinden zor kurtulmuş Colin Firth de 'doğanın çağrısı'na ve eski Yunan'ın esinine uyarak, kendisini çakı gibi bir Yunan delikanlısının kollarında buluyor. O kadar olacak artık! Böylece bu film içimizi ısıtmış ve bizleri rahatlatmış olarak bitiyor. Yakında müzikalinde buluşmak üzere... Çünkü malum, ABBA'lar ölmez!
|
User21
- 'Erkek kral'ın erkek oğlu olmayınca...
- Mini Festival gibi bir hafta
- Görkemli bir teknolojik masal
- 'Üç Maymun' 16 Mayıs'ta Cannes'da izleyici ile buluşacak
- Rec: Ölüm Çığlığı
- Şiddetin geleceği kalmadı
- İyi hikâye, kötü film
- Karabey: 'Tribeca'da en önemli ödülümü aldım'
- Vol.İ / Wall·E
- Nakıp Ali'nin ruhu şad oldu
|
‘Issız adam’, bir ‘Ada’ya düşünce... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Bir ayrılık senfonisi |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Burnumuzun direğini sızlatan bir romantizm başyapıtı |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Çağan’ın renklerinin en güzeli |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |



