'Aleksandra',‘Kırmızı Balonun Yolculuğu’, ‘Karamel’ ve ‘Tehlikeli Oyun’ da göz önüne alındığında, bu haftanın mini bir festival olma gayreti içinde olduğunu söylemek mümkün
Gorki'nin değil Sokurov'un 'Ana'sı
Arjantinli her genç ve de yetenekli futbolcunun kaçınılmaz yazgısıdır ‘Yeni Maradona’ sıfatıyla, bir müddet de olsa anılmak. Benzer bir durum, Rus sinemacıları için de geçerli. Uzun ve sakin planlarla dolu bir üslubu tercih edenlerine hemen atfedeceğimiz sıfat bellidir; ‘Yeni Tarkovski...’ (Böylesi bir sıfat Maradona kadar eğlenceli değildir ama). Bu unvanla en çok buluşan yönetmense kuşkusuz Aleksandr Sokurov. Son dönemlerde, özellikle ilk filmi ‘Dönüş’le dikkat çeken Andrey Zvyagintsev de, aynı mirasın ortaklarından sayılsa da, Sokurov’un yaşı, olgunluğu ve de filmlerinin sayısı itibarıyla, en azından şimdilik birkaç adım önde olduğu aşikârdır.
Geçen ay İstanbul Film Festivali’nden ‘Onur ödülü’ alan 1951 doğumlu sanatçının son çalışması ‘Aleksandra’, festival serüveni sonrası ticari sinema ağında şansını deneyen filmler kervanına bugün itibarıyla katılıyor. Aslında, ‘Aleksandra’nın yanı sıra ‘Kırmızı Balonun Yolculuğu’, ‘Karamel’ ve ‘Tehlikeli Oyun’ da göz önüne alındığında, bu haftanın mini bir festival olma gayreti içinde olduğunu söylemek mümkün.
Pazarda ‘öteki’ni tanıyor Gelelim ‘Aleksandra’ya... Öykünün odağında, yaşlı bir Rus kadını var. Trene atladığı gibi yaklaşık sekiz yıldır görmediği torunu Denis’i, yerinde, yani birliğinde ziyaret ediyor. Çeçen savaşı sırasında, Grozni yakınlarındaki bir küçük yerleşim merkezinin yanındaki kampta ikamet eden torun için bu ziyaret fazlasıyla sürpriz niteliği taşısa da, aslında bütün bu küçük ama öğretici coğrafyada gezinenler, biz izleyiciler oluyoruz. Önce torunu ve yaşıtları arasında, onların ruh durumunu anlamaya, sonra da sorgulamaya yönelik faaliyetler için giren yaşlı kadın, ardından kampı terk edip yakınlardaki pazarda yöre insanıyla ilişki kurmayı deniyor. Savaş zamanıdır ama pazar yerinde tanıştığı ve küçük tezgâhını onun için terk edip biraz da muhabbeti derinleştirmek adına evine gittiği Çeçen kadını Melike sayesinde ‘öteki’nin psikolojisine vâkıf oluyor.
Sokurov, belki de en muhteşem ve bir o kadar gösterişli filmi ‘Rus Hazine Sandığı’nda, sinemasal bir deneyim peşine düştüğü kadar Rus kimliğinin Batı medeniyeti karşısındaki konumunu da sorgulamaya çabalıyordu (doğrusu izlerken, filmdeki iç ses etrafında dillendirilen bu kimlik tartışmasının, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e her daim benzer bir meseleyle uğraşmakta olan Türk aydınının dertleriyle ne kadar da çok benzerlikler taşıdığını düşünmüştüm). Deneyimli yönetmenin, ‘Aleksandra’yı da hesaba katarsak aslında bir anlamda Rus kimliğinin ve de imajının sorgulanmasındaki çabasını sürdürdüğüne, daha da ötesi Rusya’nın bir anlamda sinemadaki vicdanı olmaya soyunduğuna hükmedebiliriz. Çünkü çok da net hissedilebileceği üzre, yaşlı Aleksandra, ‘anne Rusya’. Pavel Chukhraj’ın 1996 yapımı ‘Hırsız’ında ya da Andrey Zvyagintsev’in ‘Dönüş’ünde baba figürüyle hesaplaşıldığını ve bir anlamda Stalin’in sorgulandığını düşünenlere Sokurov, “Meselenin bir de ‘ana’ tarafına bakın” demek istiyor olabilir mi? Bu, savaşın içinde ruhlarını kaybetmeye mahkûm olan çocukların arasına, biraz da onlara kol kanat germek amacıyla ‘destursuzca’ dalan kadın, ‘öteki cephe’nin anasıyla, yani Melike’yle karşılaşınca da savaşın, kurallarını erkeklerin koyduğu ve bir anlamda o ‘çocukça’ hırslarını yansıttıkları ‘ölümcül’ bir oyun olduğunu hemen fark ediyor. Aleksandra’nın, Melike’nin komşusunun oğlu İlyas’la yaptığı yürüyüş de bu açıdan, belki de filmin en sembolik bölümlerinden biri. Keza torunuyla yaptığı evlilik muhabbeti, askerlerin silahlarıyla (özellikle de Kalaşnikof’la) olan ilişkisi ve Denis’in, büyükannesinin saçlarını örerken girdiği ruh durumu, hikâyenin kadın-erkek meselelerine dair kodlardan öncelikli olanları.
Sokurov’a göre hareketli Filmi sürükleyen en önemli unsur ise çok ünlü bir opera sanatçısı olan 81 yaşındaki Galina Vishnevskaya (meraklısına; kocası, kendisi kadar ünlü bir çellist olan rejim muhalifi ve Soljenitsin’in yakın arkadaşı Mstislav Rostopoviç’miş). Bazı kadrajlardaki duruşuyla Hanna Schygulla’yı da hafiften andıran Vishnevskaya, sadece mimikleri, yeteneği ya da oyunculuk performansıyla değil hikâyeye kattığı özel ruhla, yani bütün varlığıyla gerçek bir ana olmayı başarıyor.
Sokurov ‘Aleksandra’da savaşın ruhuna uygun olarak bizi karamsarlığa itecek bir renkle boyamış perdeyi. Sepya görüntülere bezenmiş kadrajlar, hikâyeye psikolojik unsur kadar hafiften dokümanter tadı da katıyor. Üstelik film, ‘Rus Hazine Sandığı’ kadar olmasa da nispeten hareketli anlatımıyla yönetmenin Tarkovskivari hamlelerine uzak duruyor. Sonuç olarak, seyirciden belli bir oranda çaba isteyen filmlere uzak değilseniz, ‘Aleksandra’ son derece uygun bir seçenek. Sokurov Rus sinemasını, Sergeiy Bodrov’un ‘Dağların Mahkûmu’ndan sonra tekrar Çeçenya dolaylarında konumlandırırken, savaş karşıtlığını iri ve altı çizili cümlelerden çok ‘ana kucağı’nın sıcaklığını hissettiren bir filmle önümüze sürüyor. Kaçırmayın derim...
Bir ‘asa’ya krallığım...
Jackie Chan ve Jet Li gibi iki Uzakdoğu starını bir araya getiren ‘Yasak Krallık’, seyirciyi fantastik bir serüvene çıkaran her şeyi dengeli bir eğlencelik
Bir yanda Amerikalı partnerli hikâyelerle, varlıklarını günümüz sinema seyircisine hatırlatan Uzakdoğulu oyuncular, öte yanda ‘Kaplan ve Ejderha’, ‘Kahraman’, ‘Parlayan Hançerler’ gibi filmlerle stilini fark ettirmiş bir sinemasal anlayış... ‘Yasak Krallık’ (The Forbidden Kingdom), seyredilmeye değer bir hikâyeyi, usta bir görsellikle aktarırken bu iki cephenin bir filmde buluşmasına da vesile olmuş. Filmin buluşturduğu sadece bu değil; 15 yıldır aynı kareye girebilmek için uygun bir proje bekleyen Jackie Chan ve Jet Li de, böylelikle emellerine ulaşıyorlar.
‘Yasak Krallık’, kung fu filmleri manyağı Bostonlu bir gencin, tesadüf eseri bulduğu bir asayla çıktığı fantastik yolculuğun hikâyesi. Jason, kendisine korsan DVD’ler bulan yaşlı bir Çinli’nin dükkânındaki bu asayla ‘kötü niyetli’ gençlerin elinden kurtulurken kendisini bir Çin efsanesinin içinde buluyor. Bir köy baskınında Yeşim Savaşçıları’ndan kaçarken Lu Yan adlı sarhoş bir savaşçı tarafından kurtarılan Jason, çok geçmeden bir heykele dönüştürülen Maymun Kral’ı kurtarmak için yollandığını fark ediyor. İkili, Beş Element (GORA’daki Arif’in kulakları çınlasın) Dağı’na gidip, kurtarma işlemine soyunurken kendilerine Sessiz Keşiş isimli yetenekli bir savaşçı ve ailesinin intikamı almak isteyen Gümüş Serçe adlı bir genç kız dahil oluyor.
Hikâyeye Amerikalı bir karakter katma ve bu yolla filmi, Batılı dünyalarda da seyretme hamlesinin ürünü olarak öyküye eklenmiş gibi görünen (bir başka metafor da Jason’ın ‘Seçilmiş kişi’ olması ama böylesi bir seçime kim inanır) Jason karakteri, sarkaklığı ve şaşkınlığı temsil ederken, filmi dövüş sahneleri ve bu sahnelerin yarattığı koreografi sürüklüyor. Birbirinden güzel onca görsel efekt de cabası.
‘Aslan Kral’ ve ‘Stuart Little’ serisinden hatırladığımız Rob Minkoff imzalı film, genel haliyle son derece keyifli bir seyirlik. Espriler gayet dozunda, görsellik deseniz heyecan ve estetik dengeli. Chan ve Li’nin özelliklerini ve güzelliklerini zaten biliyoruz, keza ‘Gümüş Serçe’de Liu Yifei, ‘Beyaz Saçlı Cadı’da da Li Bingbing, çekik gözlü estetiğin Ziyi Zhang ve Maggie Q’dan sonraki temsilcileri olarak dikkati çekiyor. ‘Almost Famous’, ‘Dear Wendy’, ‘Seabiscuit’ gibi filmlerle tanınan Michael Angarano’nun ise filmdeki en silik karakteri ve performansı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Uzun lafın kısası ‘Yasak Krallık’ı ‘Festivalimsi’ haftanın en kaydadeğer popüler sinema örneği olarak tavsiye edebiliriz.
Bir balon sizi gözetliyor
Modern hayat çelişkili bir projedir. Binalar birbirlerine yaklaşırken insanlar uzaklaşır. Kimbilir, bu durumda da onların arasına sızmak için bir balon olmak gerekir (Peki ya kuş olma fikri diyenlere, o metafor geçmiş çağlara aittir demeyi yeğliyorum). Albert Lamorisse’in 1956 yapımı kısa filmi ‘Kırmızı Balon’a 2000’lerden selam sarkıtmayı yeğleyen Hou Hsiao Hsien, kendi balonunu minik oğlu Simon’la birlikte ayakta durma mücadelesi veren Suzanne’ın hayatının etrafında dolaştırıyor. Simon’un yeni bakıcısı Çinli sinema öğrencisi Song’un aile ortamına katılımı ise, etraflarındaki en yeni hareketlilik anlamına geliyor.
Suzanne’ın her daim telaşe memuru hali, Simon ve Song’un ortamı dengeleyen sakin yapıları derken Hsiao Hsien’in filmi, tıpkı hayat gibi sessiz, bazen yüzeyde, bazen de derinde akıp gidiyor. Sonuç itibarıyla ‘Kırmızı Balonun Yolculuğu’, iri cümleler yerine, yumuşak ifadeler peşinde koşan filmlerden. Peki bir başyapıt mı? Bence abartmanın da sınırları olmalı.
Beyrut’ta ‘ağda’lı ilişkiler
Beyrut’ta kan ve gözyaşının ötesinde bir hayatın olduğunu fark edebilmemiz için bir kuaföre uğramamız gerekiyormuş. Nadine Labaki imzalı ‘Karamel’ (Sukkar Banat), en azından böylesi bir fırsat yaratıyor. Bir kuaför/güzellik salonu dükkanı çevresinde dört kadının hayatla, erkeklerle ve biraz da değer yargılarla olan didişmesini anlatan film,hoş ve samimi bir çalışma. Yönetmeninin, başrollerden birini de kendisine ayırdığı ‘aramel’de her şey son derece eğlenceli ve yumuşak gerçekleşiyor. Filmin adı ise Türkçe’deki ‘ağda’ sözcüğünden geliyor. İki sezon önce izlediğimiz ve Fransa’daki Yahudi cemaatinde gezinen ‘Ne Kadar Güzelsin’i fazlasıyla andıran ‘Karamel’e ilişkin klişe bir ifadeden yardım isteyelim; özellikle kadınlar için...
Burada Olan Burada Kalır
Las Vegas’ta paylaştıkları bir hafta sonu kumarda üç milyon dolar kazanan Jack ve Joy, aralarında parayı paylaşamayınca yargıç, olayı altı aylık zorunlu evlilikle çözümler. Çiftin hazırlıksız yakalandığı bu evliği yürütmek o kadar da kolay değildir. Tom Vaughan’ın yönettiği romantik komedi ‘Burada Olan Burada Kalır’ (What Happens in Vegas) Cameron Diaz, Ashton Kutcher başrolde.
Münferit
Ankara Film Festivali’nde Dersu Yavuz Altun’a umut veren yönetmen ödülü kazandıran ‘Münferit’, yaklaşık beş yıl önce gazetelere yansıyan üç ayrı haberden yola çıkılarak çekildi. Ortada dört ceset vardır ve şirin kasabada yaşayan onlarca genç kadına da tecavüz edilmiştir. Tecavüz edilen kadınlardan biri, Aylin öğretmen sorgulandıkça geçmişe dönülür ve cesetler arasındaki ilişkiler yavaş yavaş ortaya çıkar. Polisiye filmde Ali Erkazan, İdil Fırat, Mahir İpek ile Serhat Nalbantoğlu gibi AST kökenli oyuncular rol alıyor.
Şöhret
Başrolünde Jennifer Lopez ve Marc Anthony çiftinin oynadığı ‘Şöhret’ (El Cantante), 1960’lı yıllarda Salsa müziğini yeniden şekillendiren Porto Rico’nun efsanevi salsa yıldızı Hector Lavoe’nin yaşamını anlatıyor. Leon Ichaso’nun yönettiği film ayrıca o dönemde Amerika’da ulusal kimliklere bakış açısına ve Porto Rico’luların yaşamına ayna tutuyor.
96 Saat
Kızının kaçırılışını, cep telefonu bağlantısında hiçbir şey yapamadan dinleyen bir babanın durumundan daha kötü ne olabilir? Kâbus gibi bu durum, eski bir gizli ajan olan Bryan’ın başına gelir. Genç kadınları satan bir çetenin elinden kızını kurtarmak için önünde çok kısa bir zaman vardır. Pierre Morel’in yönettiği, Liam Neeson, Maggie Grace, Famke Janssen ve Xander Berkeley’in rol aldığı aksiyon ‘96 Saat’in (Taken), senaryo yazarları ve yapımcıları arasında Luc Besson da var.
Tehlikeli Oyun
Bu sene İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Almanya yapımı ‘Tehlikeli Oyun’ (Die Welle), bir lise öğretmeninin diktatörlüğün insanları nasıl etkisi altına aldığını ve bunun toplumsal yansımalarını öğrencilerine anlatabilmek için giriştiği deneyi konu alıyor. Dennis Gansel’ın yönettiği film, Almanya’da klasik haline gelen bir gençlik romanı olan ve Alman okullarında okunması zorunlu kitaplar arasında yer alan Morton Rhue’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlandı. Filmde Jürgen Vogel, Frederick Lau, Max Riemelt ve Jennifer Ulrich rol alıyor.
|