|
| Britanya sinemasının vahşi kapitalist sistemi yerden yere vuran filmleriyle tanınan saygın yönetmeni Ken Loach, yasadışı insan ticareti ve onun üzerinden küpünü dolduranları ele aldığı “İşte Özgür Dünya”da kendine özgü sarsıcı gerçekçiliğiyle yine unutulmaz bir başyapıta imza atıyor. İŞTE ÖZGÜR DÜNYA (It's a Free World…) 2007, İngiltere-İtalya-Polonya-İspanya-Almanya Ortak Yapımı Yönetmen: Ken Loach Senaryo: Paul Laverty Görüntü: Nigel Willoughby Müzik: George Fenton Kurgu: Jonathan Morris Süre: 96 Dakika Oyuncular: Kierston Wareing, Juliet Ellis, Leslaw Zurek, Joe Siffleet, Colin Caughlin, Maggie Russel, Raymond Means İthalatçı Şirket: Bir Film Dağıtıcı Şirket: Tiglon Film İçerik uyarıları: İçeriğindeki argo nedeniyle, 15 yaşından küçük çocuklara ve bu tür sahneleri izlemekten rahatsız olanlara tavsiye edilmemektedir. Filmin Aldığı Ödüller ve Ödül Adaylıkları: - 2007 Venedik Film Festivali Altın Osella Ödülü / En İyi Senaryo: Paul Laverty - 2007 Venedik Film Festivali SIGNIS Onursal Mansiyonu / Yönetmen: Ken Loach - 2007 Venedik Film Festivali EIUC Ödülü / Yönetmen: Ken Loach - Ayrıca, aynı festivalde “Altın Arslan Ödülü” adaylığı - 2007 İngiliz Bağımsız Sinema Ödülleri / En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Yeni Oyuncu Adaylıkları: Kierston Wareing - 2008 BAFTA Ödülleri / En İyi Kadın Oyuncu Adaylığı: Kierston Wareing * * * ½ * * * Oğlunun geleceği için endişe eden Essexli Angie (Kierston Wareing), iş yerinde gördüğü kötü muamele ve acımasız sömürü düzeninden bıkıp usanarak sonunda kendi işini kurmaya karar verir. Genç kadının başarı formülü basittir; Londra'daki bir barın arka tarafında kurduğu ofiste göçmen işçilere iş ayarlayacaktır. Angie, dünyanın dört bir köşesinden yasadışı yollarla Britanya adasına akıp duran her dinden ve ırktan çaresiz insanın sırtına basarak adım adım iktidar merdiveninin basamaklarını tırmanırken, insanı insanlıktan çıkartan “para” illetiyle de bütün yıkıcılığıyla tanışacaktır. O, vaktiyle çok şikayet ettiği ticaret çarklarının içinde artık bir “sömürülen” olmaktan çıkıp, en aşağılık türden bir “sömürgen”e dönüşmüştür. 72 YAŞINDA HÂLÂ DOLU DOLU KONUŞABİLMEK: KEN LOACH İyi ki Hollywood'un -neredeyse anlattıkları her öykünün finalinde “Amerikan hayat tarzı”nı kutsayan- birbirinin karbon kopyası kapitalist yönetmenlerinin karşısında İngiliz sineması ve Ken Loach gibi fikir namuslusu sinemacılar var. Ki böylelikle her yıl Atlantik'in iki yakasında çekilen binlerce “çöplük film” arasından arada bir de olsa “ürün”den “yapıt”a dönüşen örnekler çıkabiliyor. 72 yaşına ulaşıp bu dünyanın zalim düzeni üzerine hâlâ söyleyecek yığınla dolu dolu sözü bulunan Ken Loach (Doğumu: 17 Haziran 1936, Warwickshire, İngiltere), Avrupa'da geçen yıl gösterime giren sondan bir önceki filmi “İşte Özgür Dünya” ile hem sıkı filmlerin tutkunlarını, hem de eleştirmenleri bu yaşında taşıdığı entelektüel zindelik karşısında tek kelimeyle kendisine hayran bıraktı. Katıldığı bütün festivallerde olumlu eleştiriler alan ve Venedik'ten üç önemli ödül ile dönen film, özellikle de ilk gençlik yılları Londra'nın varoşlarında geçmiş olan başrol oyuncusu Kierston Wareing'in soluk kesici performansıyla çok konuşulacaktı. Gayet iyi bildiği bir sosyal çevrenin, yaşadışı göçmenlerin takıldığı kenar mahallelerin çocuğu olan 1978-Essex doğumlu Wareing, bir TV dizisinde aldığı küçük bir rol haricindeki ilk ciddi oyunculuk denemesi “İşte Özgür Dünya”da tek kelimeyle döktürüp, kırk yıllık aktristler gibi destansı bir oyun ortaya koyuyor. Kimselerin ellemeye tenezzül etmediği (ya da cesaret edemediği) gösterişsiz konuları inatla eşeleyen “insan odaklı” filmleriyle, günümüzde sosyalist gerçekçi sinemanın yeryüzündeki en saygın ismi konumuna yükselen Loach, tıpkı öncekiler gibi bu yapıtının da kendisine ciddi bir “sanatçı sorumluluğu” yüklediğinin farkında… Evet; bu dünyada “yasadışı emek sömürüsü” diye bir gerçek var. İnsanlar bir lokma ekmek ve çocukları için birazcık daha iyi bir hayat uğruna çıktıkları tehlikeli yolculuklarda, köhne göçmen gemilerinin depolarına balık istifi gibi yığılıp korkuyla bekleşiyor; bazen istem dışı, bazen de gayet bilinçli bir biçimde batan/batırılan bu gemilerin içlerinde “umut kapısı” yaptıkları ülkeye ulaşmayı bile başaramadan boğuluyorlar. Kimi zaman da bu tür tehlikeli yolculuklar bir tırın konteynerinin içinde; hattâ zaman zaman rastlandığı üzere, 12 bin km yükseklikteki bir yolcu uçağının tekerlekleri arasında yapılıyor. Sonuçta alınan armağan ise pek çokları için ölüm ya da en azından tutuklanıp sınırdışı edilmek. Bütün bu badireleri atlatmayı başaran az sayıdaki yaşam savaşçısını ise bu kez de gidilen ülkedeki işçi simsarlarının -olmayan- vicdanları bekliyor. Ve Majesteleri'nin İngiltere'si de “yeryüzündeki en kıdemli emperyalist” olarak, insanlık ailesinin ortak hazinesinden yüzlerce yıl boyunca aldıkları (daha doğrusu çaldıkları) ile, günümüzde bu yolculuğun en popüler destinasyonlarından birine dönüşmüş durumda… Londra'nın arka sokaklarında bütün acımasızlığıyla sürüp giden “umut ve emek suistimali piyasası” Ken Loach gibi ahlâk sahibi bir sosyalistin dikkatini çekmeyecekti de kimin dikkatini çekecekti? Cici kızlarla turistik Londra görüntüleri eşliğinde kibar ve duygusal öyküler anlatan genç kuşaktan İngiliz salon filmi yönetmenlerinin mi? “GURBET”E NİYETLENEN HERKES TARAFINDAN MUTLAKA İZLENMELİ “Ülke ve Özgürlük” (1995), “Carla'nın Şarkısı” (1996) ve “Ekmek ve Güller” (2000) gibi unutulmaz yapıtlarıyla sinemasal anılarımızda özel bir yere sahip bulunan yaşlı İngiliz usta, cin olmadan adam çarpmaya kalkışan genç bir İngiliz kadınının öyküsü üzerinden bütün dünyaya yine çok değerli ve de anlamlı mesajlar veriyor. Kimilerince “insanlık tarihinde mutluluk ve refah toplumu adına varılabilecek en son nokta” olarak görülen “liberal kapitalizm”i o kendine özgü sakin ve alabildiğine gerçekçi sinema diliyle yerden yere vurarak… Az sayıda filmin gösterime girdiği, mevcutların da daha ziyade eğlence beklentilerine seslendiği bir hafta sonunun tartışmasız en iyi yapıtı. İçerdiği “sokak kültürü” nedeniyle çocuklar için pek de uygun değil. Ancak, hayatında en az bir kez yurt dışına gidip çalışmaya heves etmiş her üçüncü dünyalı mutlaka izlemeli. |
User21
- Hellboy II: Altın Ordu / Hellboy II: The Golden Army
- Barselona Barselona / Vicky Cristina Barcelona
- Çağın gerisinde kalan adam: Sinan Çetin
- Mustafa
- Çağımızın bir kahramanı
- Dâhiyane bir film üzerine eskiz
- Devrim'e 47 yıl gecikmeyle gelen iade-i itibar
- Hancock
- Festivale yeni vizyon katkısı
- İşte Özgür Dünya / It's a Free World
|
Ve Yusuf ve annesi ve güğümler... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Dâhiyane bir film üzerine eskiz |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Haddi aşan bir sözcük için, 'muhafazakâr sinemacılar'dan özürümdür… |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Süt'’ü kana kana izleyin |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |




