|
| Kımıltısız bir planla açılır film: Bir arazi genel planı. Sonra birden çocuklar gelir, adeta fışkırır gibi kadrajın içine girer ve özgür çekirgeler gibi ortalığa dağılırlar. Yönetmen, daha bu ilk şaşırtıcı planla derdini anlatmıştır: Bu, çocuklar üzerine bir filmdir. Ama tüm bu tür filmlerde olduğu gibi, büyüklerin de hiç eksik olmadığı... Küçük Ali, filmin başkahramanı.
Daha tatile girdiği gün hocanın tatilde okumaları için verdiği resimli kitabı kabadayı bir arkadaşına kaptıran, biraz hüzünlü, ama çoğu zaman yaşının tüm taşkın neşesini taşıyan biri. Akdeniz kıyısındaki Silifke kasabasında belediye hoparlöründen yükselen ve sosyal yaşamla ilişkili bilgilerden ürün reklamlarına her türlü emir veya tanıtımı aynı monotonlukla yapan kadın sesi, sanki kasabanın durağan yaşamının simgesi gibi. Ama bu durgun satıh altında, elbette küçük hikâyeler, dramlar ve tutkular gizli. Tüm toplumsal birimlerde olduğu gibi... Böylece, izinli gelen ağabey Veysel'in evli olduğu anlaşılan bir kadında yoğunlaşan bakışlarının temsil ettiği cinsel bunalım kadar, babasının emrettiği gibi Harp Okulu'nu bitirip subay olmak yerine üniversiteye gidip 'mühendis çıkma' arzularını ve bunu doyuramamanın da bunalımını yaşadığı anlaşılır. Büyük kentte bir yaşam kurmayı deneyip başaramayan ve yine buraya kapağı atan kasap amca da aynı ölçüde mutsuz. Anne, her şeyi çekip çevirir, ama ikide bir sahibi olduğu narenciye bahçelerini veya başka şeyleri 'teftiş için' çekip giden kocasının metresleri konusundaki kuşkularından kurtulamaz. Baba ise tüm bu aile içi sorunlardan habersiz ve kendini ataerkil otoritesini sürdürmeye adamış görünür. Film, sanki sürekli hayatın küçük anlarından oluşur gibi. Bir bakış, bir sigara yakmak, bir arkadaş şakası... Alttan alta küçük entrikalar sürüyor: Baba, acaba niçin Ürgüp'e gitmiştir? Arabada saklanmış bir para var mıdır, varsa nerededir? Aslında tüm bunlar sanki bir ana amaca yönelik: O yörede, tek sözcükle taşrada zamanın nasıl zor geçtiği, hareketsizliğin nasıl büyük kent koşuşturmasının yerini aldığı gerçeği... Bu açıdan filmi, yine bir açıdan 'taşrada zaman' temasını işleyen Reha Erdem filmi Beş Vakit'le kıyaslamak hiç de yanlış sayılmaz. Uzun, sabit planlarla anlatılmış, kameranın değil bu planların içindeki insanların hareket ettiği, bu kendine özgü bir ritme sahip film, finalde birden bu ilkeyi terkediyor. Ve kamera, son derece ağır, ama düzenli ve emin bir tempoyla geriye kayarak son planı iyice uzatıyor. Üstelik bu planın ağır çekim ('slow-motion') tekniğiyle verilmesi, bu kamera hareketine özel bir çekicilik katıyor. Evet, Tatil Kitabı özünden biçimine iyice düşünülmüş bir film ve sadeliği içinde eriştiği sinemasal düzey azımsanacak şey değil. Tatil Kitabı * * * Yönetim ve senaryo: Seyfi Teoman Görüntü: Arnau Valls Colomer Oyuncular: Taner Birsel, Tayfun Günay, Harun ÖzüaAyten Tökün, ****************************************** Frank Capra filmlerine dönüş İşte yine çok tipik bir Amerikan filmi. Ama bu kez daha ciddi, daha ağırbaşlı. Gerçi komedi yanı da var, hem de hayli güçlü. Ancak film temel bir şey üzerine: Demokrasi, daha doğrusu Amerikan usulü demokrasi. Film, biraz da ABD'deki 2000 yılı seçimlerinde, George W. Bush'la rakibi Al Gore'un çekişmesi sonucu oyların başabaş çıkması, Florida eyaletindeki oyların büyük önem kazanıp yeniden sayılması ve sonucun ancak bir ay sonra belirlenmesi olayına dayanıyor. İki düşsel başkan adayı çekişiyorlar ve sonuçlar, bu kez tıpatıp eşit çıkıyor. Yani sonucu tek bir oy belirleyecektir. Bu arada, eşi terkedip gitmiş, küçük ve son derece akıllı kızıyla hayatını sürdürmeye çalışan alkolik, tembel, sorumsuz, cahil ve sonunda da işsiz bir adamın oy vermeyi unuttuğu seçim günü, onun yerine kızının verdiği elektronik oy, teknik bir arıza yüzünden geçersiz sayılıyor. Ve o oyun yeni baştan atılması gereği ortaya çıkıyor. Böylece, oyuyla seçim sonucunu saptayacak olan kendi halindeki biracı Bud Johnson, birden kendisini tüm ülkenin ve de dünyanın sahne ışıkları altında buluyor. Öykü, açık biçimde eski Frank Capra filmlerini ve temalarını hatırlatıyor. ABD'nin o eski efsanevi başkanlarına özlem, demokrasinin anlamı, oy vermek başta olmak üzere toplumsal katılımın önemi. Ve de, kimi zaman tek bir oyun bile kazandığı yaşamsal işlev. Ancak tüm bunlar, bir yandan bir babakız ilişkisinin tüm duygusallığı, öte yandan kendine özgü bir siyasal hiciv tavrıyla sarıp sarmalanmış olarak veriliyor. Öte yanda, acılı ve acıklı bir taşra Amerika'sı görüntüsü de yok değil. Bud'ın kişiliğinde, özellikle derin Amerika'daki yoksulluk, mutsuzluk, parçalanmış aileler ve sönmüş hayatlar simgeleniyor. Amerikan Rüyası acaba ölüp gitti mi? Gerçi final karamsar değil, hatta biraz yapay derecede mutlu. Ancak bu, filmin içerdiği demokrasi derslerinin önemini bence azaltmıyor. Filmin oyunculuklarını da çok beğendiğimi eklemeliyim. Kevin Costner rahat, üzerine oturmuş bir oyun veriyor. TV dizisi Frasier'ın yıldızı Kelsey Grammer ve deneyimli Dennis Hopper'ın başkan adayları, Stanley Tucci ve Nathan Lane'in aday danışmanı kompozisyonları da mükemmel. Gencecik Madeline Carroll sinemaya parlak bir giriş yapıyor. Bence o geleceğin büyük yıldızlarından biri olabilir. Terketmiş eşi oynayan Mare Winningham ise rolün büyüğü-küçüğü olmaz sözünü bir kez daha kanıtlıyor. Hem de görkemli biçimde... Oyum Kime * * * ( Swing Vote) Yönetmen: Joshua Michael Stern Senaryo: J. M. Stern, Jason Richman Görüntü: Shane Hurlbut Müzik: John Debney Oyuncular: Kevin Costner, Madeline Carroll, Paula Patton, Kelsey Grammer, Dennis Hopper, Stanley Tucci, Nathan Lane, George Lopez, Judge Reinhold, Mare Winningham. Amerikan filmi. ********************************************** Bir ölüm-kalım hikâyesi İşte sinirlerinizi en azından bir Michael Haneke filmi izlercesine bozacak, seyrederken zorlanacağınız, ama sonunda sizi ödüllendirecek bir film. Sinema çıkışı ödül dağıtılmıyor, ama çok gerçekçi ve yaralayıcı bir film izlemiş olmanın biraz sadistçe doygunluğu sunuluyor. Genç bir hemşire, alkol ve uyuşturucuyla dolu bir gecenin sonunda hepsinin tamamlayıcısı olan sekse doğru yol alırken, arabasıyla kendi halindeki bir işsiz ve evsiz-barksız adama çarpıyor. Adam ağır yaralanıyor, kanlar içindeki bedeni camdan içeri girmiş olarak kalıyor. Panik içindeki genç kadın, arabasını evine sürüp garaja sokuyor. Orada, yaralı adamı kurtarmaktansa ondan kurtulmaya çalışıyor ve kendine ortak da buluyor. Bu hikâyeye inanmak kolay değil. İnsanoğlu nasıl olur da bu denli zalim, sorumsuz, düşüncesiz olabilir, bu kadar insanlık dışına kayabilir? Ancak film üzerine bilgilerde, olayın 2001 yılında Texas'da aynen olduğunu öğrenince, bu şüphenin anlamı kalmıyor. Evet, böyle insanlar da var. Tek fark, gerçek olayda adamın garajın içinde ölüp gitmesi, filmde ise yakayı sıyırması. Ama neler pahasına! Film, biraz belgesel, biraz B filmi, biraz da öğrenci bitirme filmi gibi duruyor. Ama tüm bunlar sonunda oldukça özgün bir kıvama ulaşıyor. Mena Suvari ve Stephen Rea çok iyiler. Kimi sahneler epey kan ve şiddet içeriyor. Ama filmin kendine özgü bir çekiciliği ve üslubu var ve bu kadarı, has sinema meraklılarını heyecanlandırabilir. Çıkış Yok * * * ( Stuck) Yönetmen: Stuart Gordon Senaryo: John Strysik Görüntü: Denis Maloney Müzik: Bobby Johnston Oyuncular: Mena Suvari, Stephen Rea, Russell Hornsby, Carolyn Purdy- Gordon. Amerikan-yap ********************************* Mistik soslu bir gizem filmi 1993'de yayına başlayan (ve 2002'ye dek süren) The X Files (Gizli Dosyalar) dizisini biz çok daha sonra keşfettik. Uzun bir süre merakla izlediğimi hatırlıyorum: Hiçbir diziye benzemeyen, paranormal (normal-dışı) olayları, metafizik (fizik-ötesi) oluşumları işleyen dizi, gizemli havası ve gerçeküstü yanlarıyla ilgi çekiciydi. Ancak zaman içinde biraz fazla 'saçmaladığını' düşünüp bıraktığımı hatırlıyorum. Ancak 1998'de yapılan ilk sinema filmini sevmiştim. Bu kez, ondan tam 10 yıl sonra bir film daha geliyor. Dizinin yapımcısı Chris Carter'in imzaladığı ve aslında diziden kimi ögeler taşısa da bağımsız ve özgün bir hikâyesi olan bir film. Ayrıntıya girmeden özetleyeyim: Bir yandan, yıllar önce FBI'dan ayrılmış olan ajanlarımız Fox Mulder ve Dana Scully, örgütün yeni yapısında anormal olaylar konusunda uzman kalmadığı için yeniden göreve çağrılıyorlar. Ortadan yok olmuş bir kadın ajanı ararken yolları pedofil (küçük çocuk düşkünü) bir rahipmedyumla, bir Rus organ kaçakçısı örgütle, insan parçalarını nakledip Frankenstein gibi yeni insanlar yaratan bir doktorla, ancak Tanrı'nın (ya da uzaylıların) elini uzatmasıyla iyileşebilecek bir küçük çocukla ve başka tuhaflıklarla kesişiyor. Film, kendisini baştan sona merakla izletiyor. Mulder ve Scully, dizide görülmediği biçimde, yatağa bile giriyorlar. Ama gizem çözmekten aşka pek vakit kalmıyor! Bu arada, bol günah işlemiş, ama gerçekten pişman olmuş bir din adamı tövbekâr olup yeniden Tanrı'ya yaklaşabilir mi sorunsalı, gizemli olaylara dinsel bir felsefe boyutu katıyor. Görünürdeki bilim ve tıp ögeleri, yoğun bir mistik duygusuyla sarmalanıyor, gizem şurup gibi akıp gidiyor. Ve bu kendine özgü dizinin meraklılarını yeniden bir şölen bekliyor. Not: Basın gösteriminde bir aksilik oldu, film 20 dakika kadar eksik olarak gösterildi. Bu açıdan, eleştirilerimiz de eksik kalabilir, kusura bakmayın! Gizli dosyalar: İnanmak istiyorum * * * ( The X-Files: I Want to Believe) Yönetmen: Chris Carter Senaryo: C. Carter, Frank Spotnitz Görüntü: Bill Roe Oyuncular: David Duchovny, Gillian Anderson, Amanda Peet, Billy Connolly, Xzibit. Fox yap ******************************************* Haftanın yıldız tablosu Üç Hanedan: Ejderin Dirilişi * * * * Zohan'a Bulaşma * * * Mamma Mia * * * Anamorph * * Aşkın İngilizcesi * * Dante 01 * |
User21
- Özcan Alper’in Sonbahar’ı ödediği bedellere rağmen vazgeçmeyenlerin, ‘Elveda’ derken gururundan bir parça ödün vermeyenlerin filmi... Bir dönemin kaybolan gençliğinin sözlerini barındıran haftanın en iyi filmini sakın kaçırmayın Filmin Adı: Sonbahar Y
- Aşk Tutulması
- Cem Yılmaz yaptı yapacağını
- Yeni başlayanlar için 'mafya'...
- İstanbul'u dünya çapında'marka kent' yapabilecek kişi, J.J. Abrams'tır!
- Mustafa
- 'Pi sayısı' yerine '21'in peşine düşünce...
- Hiç korkma özgürsün, ben seni her yerde gözlüyorum!
- Eleştiriyi değil tebriği hak ediyor
- Emeğin sinemacısı çağdaş sömürüyü anlatıyor
|
Ve Yusuf ve annesi ve güğümler... |
| Uğur Vardan - Radikal | |
|
Dâhiyane bir film üzerine eskiz |
| Atilla Dorsay - Sabah | |
|
Haddi aşan bir sözcük için, 'muhafazakâr sinemacılar'dan özürümdür… |
| Ali Murat Güven - Yeni Şafak | |
|
Süt'’ü kana kana izleyin |
| Serdar Akbıyık - Star | |
|
Çağımızın bir kahramanı |
| Cüneyt Cebenoyan - Birgün | |




