Salı, 06 Ocak 2009
 
Çağın gerisinde kalan adam: Sinan Çetin PDF Yazdır ePosta
İki yolculuk arasında Sinan Çetin'in bizim Günaydın'da çıkan söyleşisini okudum. Ve özellikle Taormina, Saraybosna gibi uluslararası şenliklerdeki son izlenimlerime de dayanarak, yanıtlama gereği duydum. Sinan Çetin, bir aralar kapıldığı sol görüşlere tümüyle sırt çevirerek kapitalizmin bayrağını salladığı, yeni düzen veya küreselleşmeyi önceden hissederek o yola baş koyduğu ve devletçiliğin sonunu ilan ettiği günlerde, kendi ölçüleri içinde belli derecede çağdaştı. Çünkü dünyanın gidişatı o yöndeydi. Ve hâlâ özelleşmeyi tümüyle tu kaka sayan, her şey devletin elinde kalsın diyen bir zihniyetin ortalarda dolaştığı bir ülkede, bu tavrı ilginçti. Ama bugün tümüyle aynı şeyleri yineleyerek ne kadar çağdışı kalıyor! Ne diyor Çetin? Devlet Türk sinemasından elini çeksin, yardım filan etmesin, edecekse fırıncılara da etsin diyor. Aynen 30 yıldır söylediği gibi... Oysa bu vahşi kapitalizm anlayışı çoktan demode oldu: Eğer bir zamanlar gerçekten moda olduysa tabii... Sinema gibi bir alanı ekmek yapımıyla kıyaslamak, Çetin'deki yoğun ve önlenemez demagoji alışkanlığının yeni bir örneği. Tabii etsin, ekmek her zaman filmden önemli değil midir? Elbette salatalık-domates de öyledir, öyleyse hıyar yetiştiricilerine niye yardım etmesin? Devletin halkın baş gıdası olan ekmeği ucuz tutma çabalarını veya tarıma destek sorumluluğunu küçümsüyor değilim. Ama sinema gibi yoğun, karmaşık bir kültürel üretim alanı bunlarla kıyaslanır mı? Hele kendisine sanatçı diyen biri bunu yapar mı? Gerçek şu ki, en zengin ülkeler bile sanatı koruyorlar, destekliyorlar. Sinemayı ayrıca koruyorlar, çünkü bu alanın bir ülkenin, bir halkın ulusal kültüründeki yeri kadar, ülkenin evrensel düzeydeki tanıtımı için de ne kadar önemli olduğu çoktan biliniyor. Kapitalizmin ağababası ve dünya sinemasının rakipsiz hakimi ABD bile bunu yapıyor: Özellikle savaş filmlerine 10 binlerce asker veya silah sağlayarak... Ve de ilişkide olduğu ülkelerde Amerikan filmlerinin gösterilmesini yakından gözeterek... O ambargo günlerinde Amerikan filmlerine kota konması gündeme geldiğinde, zamanın ABD başkanının merhum Özal'a bizzat başvurarak Hollywood filmlerinin önündeki tüm engelleri kaldırttığını unuttunuz mu? Tüm öteki ülkeler de ulusal sinemalarını çok ciddi biçimde destekliyorlar. Fransa elbette başı çekiyor: Kendi kültürünü çok değerli bir hazine gibi korumayı gelenek edinmiş bu ülkede, sinemaya 50 küsur yıldır önemli destek sağlanıyor. Bu sayede Fransız sineması zor günlerini atlattı, yeniden başkaldırdı. İran da aynı şeyi yaptı, dini bir rejime rağmen destek sağladı. Türk sineması ise özellikle 80'lerde başlayan devlet desteğiyle gelişti. Bugün artık Türk filmi göstermeyen uluslararası festival sanki yok. 10 yıl önceki İran sineması gibi, bugün de Türk sineması moda oldu. Umalım ki sürsün. Sinan Çetin ayrıca bir şey daha söylüyor. Recep İvedik gibi filmlerin büyük para getirdiğini, genç Türk sinemasının ödüller alan filmlerininse bu 'havuz'dan gelen parayla yapıldığını ileri sürüyor. Recep İvedik vb. filmlere hiç hakaret filan etmeden söyleyeyim: Keşke bu filmlerin kazancıyla sahiden de birkaç tane ucuz ve düzeyli film yapılsa, bir avuç gence şans verilse... Ama o ödüllü filmler başka bir şey. Onların Recep İvedik'e ihtiyacı yok ki... Birkaç örnek vermek gerekirse, Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi, daha senaryo aşamasında hemen tüm dünyaya satıldı. Semih Kaplanoğlu da Yumurta ve şugünlerde Venedik'te yarışan Süt'ü çoktan sattı, şimdi üçlemenin son ayağı olan filmi için de Saraybosna'da toplanan Avrupa Film Proje Geliştirme Komisyonu'ndan destek sağladı. Ayrıca bu iki yönetmenimizin tüm filmlerini son günlerde yerli bir kanala, hadi adını da vereyim, NTV'ye (belki yeni bir sinema kanalı açacaklar) çok iyi bir fiyata sattığını biliyor musunuz? Sinan Çetin tüm bunları bilmiyor. Ve bilmeden ahkâm kesiyor. Ben ona bakarken, bir zamanların kendine göre devrimci, heyecanlı, iyi sinema yapmak için yola çıkmış genç adamının nasıl ruhen yaşlandığını görerek üzülüyorum. Ve son bir nokta: Bu konuşmayı Çetin'le aslında TRT yapmış, geçen ayın TRT dergisinde yayınlanmış. Ne ilginç, değil mi? Devlet parasıyla yayın yapan ve devletten tüm sinema yardımının kat kat üzerine para alan bir kurumun, her türlü devlet yardımına tümüyle karşı bir kaleme dergi sayfalarını açması size de ilginç gelmiyor mu?

Yarım yüzyıla yayılmış romantik öykü

Vay vay vay... Uzun zamandır böylesine koyu bir melodram görmemiştik... En usta piyasa romanının veya kadın öyküleri yazarının bile kolay kolay kuramayacağı iç içe geçmiş ilişkiler, yarım yüzyılın ayırdığı gizemler, neredeyse hiç uğruna ziyan olmuş insan hayatları... Ve 50 yıl sonra gelen çözülme, buluşma; ortaya saçılan günahlar, günışığına çıkan pişmanlıklar, çok geç kalmış olsa da bir yeniden başlama umudu... Genç senaryo yazarı Peter Woodward, hikâyeyi 'savaş alanında bulunmuş bir havacıya ait nikah yüzüğü'nden aldığı esinle yazmış. Bugün tam 85 yaşında olan ünlü yönetmen (ve bir zamanların ünlü oyuncusu), Oscar'lı ve 'sir' unvanlı Richard Attenborough ise 'okuyageldiğim ve ilk ürün olan senaryolar içinde en özgün, heyecan verici ve gerçekçi olanı' diye düşündüğü için, bu yeni filme sıvanmış. Film, bir avuç kahramanın 1941'de, dünyanın tam anlamıyla savaşa bulaştığı yıllarda başlayan serüveniyle, 50 yıl sonra, İngiltere'nin bu kez savaşla değil ama İrlanda sorunu ve onun uzantısı olan IRA terörüyle boğuştuğu dönem arasında geçiyor. Olaylar sürekli 50 yıllık bir atlamayla gelişiyor: Bir orada, bir burada... Bu da filmin izlenmesini kolay ve rahat hale getirmiyor elbette. Aslında bunun hayli yorucu bir izleme çabası olduğu bile söylenebilir. Anlatılan, Amerikan taşrasında bir genç kız ve peşindeki üç genç adamın hikâyesi. İçlerinde en yakışıklısı olan Teddy'yle büyük aşk yaşayan Ethel Ann, onunla gizlice evleniyor. ABD'nin 1941'de savaşa girmesiyle birlikte, genç kahramanlarımız pilot olarak Avrupa üzerinde savaşa katılıyorlar. Ama Teddy, savaşa giderken karısını Chuck'a emanet ediyor: Kendisine bir şey olursa, Chuck genç kadınla ilgilenecektir. Teddy'nin öngörüsü gerçekleşiyor ve genç adam, İrlanda üzerinde uçağının düşmesiyle ölüyor. İşin içine kaza sırasında orada bulunan genç bir çocuk da katılıyor. Sonra olaylar dramatik biçimde akıyor. Aslında Chuck kadar Jack da genç kadına çılgınlar gibi âşıktır. Ama onun Teddy'yi gerçek anlamda unutması mümkün olacak mıdır? Ve oradan kalkıp 1991'e geliriz. Büyük savaşın yerine bu kez, terörizm veya iç savaş da denen belki daha acımasız ve zalim bir şiddet olayı vardır. ABD'de yaşamakta olan Ethel Ann'ı kader, bunca yıl sonra İrlanda'ya, sevdiği adamın öldüğü köye getirecek ve olayın düğümleri çözülecektir. Öyle filmler, romanlar, oyunlar vardır ki, eleştiriye ve eleştirmenlere meydan okur. Siz ne kadar mantığın, sağduyunun, yüksek zevkin ve seçkin beğeninin gölgesine sığınsanız da, sesiniz pek duyulmaz. Çünkü bunlar, kitleleri en hassas yerlerinden yakalamak üzere yapılmıştır ve çoğu zaman da bunu başarırlar. Bence bu tür filmlerden biri olan İngiliz Hasta da yıllar önce (1996'da) öylesine beğenilip, üstelik tam sekiz Oscar almamış mıydı? Bu filmin de İngiliz Hasta kadar etkileyici olduğunu ve yine ödüllere boğulacağını söylemek istemiyorum. Ama kuşku yok ki 'merhum' Anthony Minghella'nın filmiyle aynı kumaştan dokunmuş. Filmin artılarının başında oyuncuları geliyor. Genci-yaşlısı, özellikle İngiliz oyun geleneğinin parlak örneklerini sunuyorlar: Başta Mischa Barton, Gregory Smith, Stephen Amell ve Atom Egoyan'ın Ararat'la perdeye kazandırdığı David Alpay olmak üzere gençler. Ve de ünlü oyuncular: Christopher Plummer'dan Pete Postlethwaite'ye, Shirley MacLaine'den Brenda Fricker'a. Özellikle Shirley için, tüm yeteneklerini kullandığı mükemmel bir rol bu. Ve ünlü oyuncu, bu zor kompozisyonun altından rahatlıkla kalkıyor. Christopher Plummer ise finaldeki bir sahnesiyle, gözyaşlarına boğulduğu o yakın planda adeta herkesi de ağlatıyor. Ayrıca Çığlık korku filmleri serisinden beri pek ortalarda gözükmeyen Neve Campbell de Ethel Ann'ın kızı olarak gayet iyi. Evet, bu film için isterseniz eleştirmenleri unutun, eleştirilere bakmayın. Eğer gözüyaşlı iki saat geçirmek ve bir duygu seline kapılıp gitmek istiyorsanız, hiç durmayın. Bunun bir tür psikolojik rahatlamaya yol açması da çok mümkün!

Kayıp Yüzük * *
( Closing the Ring)
Yönetmen: Richard Attenborough
Senaryo: Peter Woodward
Görüntü: Roger Pratt
Müzik: Jeff Danna
Oyuncular: Shirley MacLaine, Christopher Plummer, Mischa Barton, Stephen Amell, Neve Campbell, Gregory Smith, David Alpay, Pete Postlethwaite, Martin McCann, John Travers/ İngiliz filmi.

Haftanın Yıldız Tablosu

Üç Hanedan: Ejderin Dirilişi * * * *
Kıyamet * * * *
Zohan'a Bulaşma * * *
Annemin Yeni Sevgilisi * * *
Star Wars: Klonların Savaşı * * *
Aynalar * *
 

User21