Salı, 06 Ocak 2009
 
Şehre dört seksi kadın geldi PDF Yazdır ePosta
Allah bu ‘Yetimhane’ye düşürmesin!
Nasıl bir zaman dilimi tanımlamak gerekiyor bilmiyorum ama ister son 10 yılın deyin, isterseniz son dönemlerin en başarılısı, ‘en iyi hayalet öyküsü’nü çıkaran İspanyol sineması, aynı kulvarda bir yine tatmin edici bir örnekle karşımıza geliyor. Evet, Amenabar’ın ‘Diğerleri’nin (The Others) ardından bu kez 1975 doğumlu Juan Antonio Bayona ‘Yetimhane’de (Orfanato), son derece etkileyici, hem içerik hem de görsel açıdan klas bir işe imza atmış.
Film Kuzeybatı İspanya’da Atlantik’e bakan sakin bir yörede geçiyor. Kendisinin de bir ara yaşadığı eski yetimhaneyi satın alan Laura, burada doktor kocası Carlos’la sakin ve mutlu bir yaşam sürmektedir. Hayatındaki en büyük neşe kaynaklarından biri de evlat edinildiğinden habersiz büyüttüğü yedi yaşındaki Simon’dur. Minik, HIV virüsü taşımakta ve sürekli tedavi görmektedir. Kendisine mütemadiyen hayali oyun arkadaşları yaratan Simon, son zamanlarda hem arkadaş sayısını arttırmış, hem de onların var olabileceğine dair bazı hamlelerle annesini şaşırtmaya başlamıştır.
Günün birinde eve gelen ve sosyal güvenlik görevlisi olduğunu söyleyen tuhaf bir kadının, hayatlarını yavaş yavaş zehir etmesinin ardından Simon, Laura’nın ‘down sendromlu’ çocukların çoğunlukta olduğu bir topluluğa verdiği parti sonrasında kaybolur. Parti esnasında yüzünde, daha önce Simon’un resimlerinde çizdiği türden bir maskeye sahip olan bir çocuk tarafından saldırıya uğrayan Laura, evladının artık varolduklarını inandığı arkadaşlarınca kaçırıldığına hükmeder. Ne var ki bu düşüncesi konusunda başta kocası Carlos ve olaya bakan psikiyatrist doktor Pilar’ı ikna etmekte zorlanır. Zaman geçmekte ve Laura’nın Simon’a olan hasreti büyümektedir. Nihayetinde eve bir medyum getirir ve bu yolla, çocuğuna kavuşmayı dener...

Klasik bir gerilim
Yapımcılığını günümüz fantastik sinemasının büyük ustalarından Meksikalı Guilermo Del Toro’nun üstlendiği, senaryosunu da Sergio G. Sanchez’in kaleme aldığı ‘Yetimhane’, hem klasik bir gerilim filmi olmaya başarıyor, hem de hikayesini entelektüelize etme konusunda maharetli. Şöyle söyleyeyim, son zamanlarda kimi sahneleri itibarıyle beni ortalamanın üzerinde bu kadar irkilten bir film olmamıştı. Öte yandan hikayenin geçtiği mekanların mimari biçimlenişi de, filme fazladan değer katan unsurlar olmuş. Tamam, zaten böylesi ‘korkutan ev’lere daha önce de sıkça rastladık (ki ‘The Shining’le ‘The Haunting’i hatırlıyoruz hemen bu aşamada) ama sadece yapının kendisi değil, kıyı şeridi, denizle kurduğu ilişki ve sonuçta deniz fenerini de içine katan siluetin, öyküyü daha güçlü ve etkileyici kıldığını söylemeliyim. Hikayenin bizi maddi dünyadan ruhani dünyaya taşırken yaptığı hamleler de bence kaydadeğer. Koca Carlos’la polis Pilar meselenin ‘materyalistler’i olarak göze çarparken Laura, başta durduğu noktaya adım adım veda edip spritüel bir çizgiye kayıyor. Çünkü oğluna ulaşmanın, bu cephe vasıtasıyla olabileciğine inanıyor. Bu da filmi, inançla ilgili bir noktaya sürüklüyor.
Eh, belli bir noktadan sonra bütün filmler, geçmişteki kimi yapıtlarla doğrudan ya da dolaylı akrabalıklar kurmak zorunda. ‘Yetimhane ‘The Omen’ı, ‘The Poltergeist’ı ya da ‘Altıncı His’i hatırlattığı gibi yakın zaman önce izlediğimiz Calista Flockhart’lı ‘Kırılgan’ı (Fragile) ve Virginie Ledoyen’li ‘Kutsal Bakire’yi (Saint ange) de çağrıştırıyor.

Geraldine Chaplin de iyi
Oyunculuklara gelince, Laura’yı oynayan Belen Rueda, filmi neredeyse tek başına sürüklüyor. Bir annenin çocuğuna ulaşmadaki olağanüstü gayretini aktarmakda son derece başarılı olan Rueda, etkileyici yüz hatlarıyla da filme damgasını vuruyor. Oyunculuk anlamında bahsedilmesi gereken bir başka kişi de ‘medyum’da kısa ama etkileyici bir kompozisyon çizen Geraldine Chaplin.
Sonuç olarak perde gerisinde bir oyunun, farkında olunmaksızın yol açtığı trajediyi de (beş çocuk ve Tomas’ın ilişkisi) anlatan bu film, bir yanıyla çocuk masumiyetinin ‘tehlikeleri’ne de işaret ediyor. Ayrıca günümüz sinemasındaki en temel problemlerden biri olan, ‘iyi başlayıp da finalde bağlanamayan filmler’ kuşağından zarifçe halledilmiş sonuyla la ayrılıyor. Bu karanlık, estetik ve zekice filmi, gerilimseverlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
***
Aynı suda, Amerika’da olsa bile yıkanamazsınız
Haneke ‘Ölümcül Oyunlar’ı, farklı oyuncularla Amerika’da kare kare yeniden çekti. Film, içeriğinden bir şey kaybetmemiş ama aynı meseleleri bir kez daha izlemek ne derece çekici?

Naomi Watts gayet iyi ama Arno Fisch’in şiddetle ilişkisi, yeni filmdeki Michael Pitt’den daha sahiciydi.

‘Aydın işi sinema’nın en etkileyici ismi Michael Haneke, 1997’de çektiği ‘Ölümcül Oyunlar’ı (Funny Games), Amerikan topraklarında ilkiyle neredeyse kare kare aynı şekilde bir daha çekti. ‘Ne işe yaradığı’ yönetmenince kimi gerekçelere bağlansa da, aynı filmi farklı oyuncularla da olysa izlemenin, biz seyirciler açısından çok cazip olduğunu söylemek pek mümkün değil. Öte yandan Haneke’nin derdi de, onun sinemasını yakından takip edenler değil elbet, fikirlerinin ‘pazar payı’nı genişletmek ve günümüz Amerikan sinema seyircisine, o en çok sevdiği türü farklı bir bakış açısıyla dile getiren filmiyle buluşturmak.
Zaten Avusturyalı üstad da iyi biliyor ve filmografisinde gösteriyor ki, Avrupa’nın derdi bu aralar bireysel şiddet ya da burjuvazinin meseleleri değil, ‘yaşlı kıta’nın derdi, kendi köklerinde ‘Saklı’. Artık bir zamanlar evlerine aldıkları göçmen çocukları büyüdü ve onlar için, ‘çok kültürlülüğün’ problemleriyle boğulmak elzem oldu. ‘Cache’ bu açıdan tartışmayı doğru eksenlere oturtan bir çalışmaydı.
Ama madem bu kez önümüze ‘Ölümcül Oyunlar’ atılmış, önce ilkini izlemeyenler ya da konuyu unutanlar için bir hatırlatmada bulunalım. Üç kişilik bir burjuva ailesi, ‘malikanelerine’ döndüklerinde tuhaf görünümlü iki iyi aile çocuğu tarafından bir anlamda esir alınırlar. Davetsiz konuklar, “Sizde fazla yumurta var mı, yan evden istiyorlar” klişesiyle daldıkları özel hayatlara, kendilerince zulüm gösterip işi cinayete kadar vardıran zamane şiddetyenlerindir.
Haneke, korunaklı evlerin aynı sınıftan gelen zalimler tarafından nasıl tarumar edildiğini gösterirken bir anlamda o geniş ve birbirinden uzak malikaneler üzerinden burjuvazinin komşuluk ilişkilerine ve mülkiyet hassasiyetine de dokunduruyor. Daha amiyane tabirle, ‘O kadar uzak yerleşirseniz, sizi kestiklerinde kimse duymaz’ şeklinde bir sosyolojik okumaya soyunsak, çok mu basite kaçar acep? Peki bu film, Amerikalılara ‘gereken dersi’ verir mi? Tarantino’nun ‘plastik şiddet’ini seven ve yücelten bir topluma Haneke ne yapabilir ki? Başrollere Naomi Watts ve Tim Roth’u koysanız da sonuç değişmez; nasıl ki son dönemlerde ‘Ortadoğu’da bizim işlediğimiz günahlar’ başlıklı filmler, etkili sonuçlar vermediyse, Avrupalı bir yönetmenin de koca bir kıtanın fikrini değiştermeye gücü yetmez diye düşünüyorum.
Toparlarsak, ilk filmdeki Arno Fisch’in şiddetle olan ilişkisi yeni filmdeki Michael Pitt’den daha sahiciydi. Pitt, bu karakter için fazla ‘baby face’ kalmış. Watts ve Roth gayet iyiler. Filmin eksiği gediği yok ama bir ‘tıpatıp’ tekrar olduğu için yeni bir şeyler söylemiyor, söyleyemiyor ve bizi lise fizik-kimya derslerinde gördüğümüz şu noktaya götürüyor: Aynı fiziki şartlarda tekrarlanan kimyasal bir deney, hep aynı tepkimeyi verir. Filmin popüler kültürümüze yeni katkısı bir tek şu olabilir: SİYAD’ın bu yılki seçimlerinden bu yana ‘Yumurta’ya alerjisi olanlar, ‘Ölümcül Oyunlar’ın bu versiyonundan sonra daha da azabilirler. Kıssadan hisse; sakın sizden ‘Bizde bitmiş de’ diyerek yumurta isteyenlere güvenmeyin.
***
Bir Almancı, bir de yerli...
Chiko


‘Chiko’nun başrollerini Denis Mos-chitto ve Volkan Özcan paylaşıyor.

Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan ‘Chiko’, Özgür Yıldırım’ın ilk filmi. Fatih Akın’ın yapımcılığında çekilen gangster hikayesi, kimilerine göre ‘Scarface’in Türk-Alman versiyonu, kimilerine göre de Fatih Akın’ın ‘Kısa ve Acısız’ına benziyor. Filmde Denis Moschitto, Volkan Özcan, Alman sinemasının şöhretli isimlerinden Moritz Bleibtreu ile ‘orgazm suyu’yla canlı yayına çıkmak gibi sıradışı eylemleriyle normal algıları dumura uğratan Reyhan Şahin rol alıyor. Chiko ve en iyi arkadaşı Tibet’in hayatı, onların hayallerini süsleyen her şeyi kontrolü altında tutan uyuşturucu satıcısı Brownie ile tanıştıklarında değişmeye başlar. Chiko, Brownie’nin güvenini kazanmak için ne gerekiyorsa yapar ve çok geçmeden onun sağ kolu olur. Ancak Tibet, Brownie ile takışınca, Chiko kendini tehlikeli bir dengeyi korumaya çalışırken bulur.

Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi
Önce !f İstanbul’da, ardından New York Bağımsız Filmler ve Video Festivali’nde gösterildi, bir şekilde filmi izleyen izlemeyene anlattı, kulaktan kulağa kendi çapında bir şöhrete ulaştı. Bilgi Üniversitesi’nden Emre Akay ile Hasan Yalaz’ın çektiği Tuğra Kaftancıoğlu, Gülüm Baltacıgil, Emre Akay ile Mehmet Demirtaş’ın oynadığı ‘Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi’, üç yıl sonra tek kopya da olsa, gösterime giriyor. Basit bir kasting işi gibi başlayan film, yönetmenin kurnaz plânları sonucu Büyükada’da metruk bir malikanede, karanlık bir oyuna dönüşüyor. Yönetmen, oyuncusundan istediği verimi alabilmek için akıl almaz yöntemlere başvuruyor.

BUNLAR DA VAR

88 Dakika
Şöyle sıkı bir polisiyeye ne dersiniz? Mahkeme için çalışan psikiyatr Jack Gram, seri katil Jon Foster’in mahkûmiyetinden sorumlu kişi konumundadır. Seri katil, Jack Gramm’ı bir şahidi ve şahidin kız kardeşini ona karşı ifade verme konusunda kandırmakla suçlar. Jon’un cezasının infazı öncesi akşam saatlerinde Jack’e bir telefon gelir. Telefonda cinayeti çözmesi için sadece 88 dakikası olduğu söylenmektedir. Al Pacino, Alicia Witt, Leelee Sobieski gibi esaslı oyuncu kadrosuyla dikkat çeken filmi Jon Avnet yönetti.

Shine a Light
Martin Scorsese’den dört dörtlük bir Rolling Stones konser filmi... Scorsese, efsane rock grubu Rolling Stones’un 29 Ekim ve 1 Kasım 2006’da New York Beacon Theatre’da gerçekleştirdiği konserleri Oscar ödüllü görüntü yönetmenlerinin kullandığı 16 adet 35 mm kamerayla kayda aldı. Christina Aguilera, Jack White, Kimberly Magness gibi isimlerin Rolling Stones’la düet yaptığı konserin izleyicileri arasında Bill-Hillary Clinton çifti de var.

Sex and the City
Ünlü dizinin sinema versiyonu, dizinin bitişinden dört yıl sonra başlıyor. Carrie Bradshaw, en son Big ile kalıcı bir ilişki kurmak üzeredir. Bu ilişkinin başlangıcından bu yana 10 yıl geçmiştir. Artık çıtalar daha yüksektir, daha çok güven ve potansiyel vardır. Sarah Jessica Parker, Kim Cattrall, Cynthia Nixon ile Kristin Davis’in oynadığı ‘Sex and the City: The Movie’nin yönetmen koltuğunda Michael Patrick King oturuyor.

Yasak Bölge
Lise öğrencisi Alejandro, Meksika’nın başkentinde, etrafı gecekondularla dolu zengin sitesi La Zona’da yaşar. Bir gece gecekondu mahallesinden üç genç La Zona’da soyguna kalkışırlar. Çıkan çatışmada iki genç vurulur, hayatta kalan Miguel ise kaçar. Alejandro, Miguel’le tanışınca sınıf farklılığını anlamaya başlar. Rodrigo Pla’nın yönettiği ‘Yasak Bölge’de (La Zona) Daniel Gimenez Cacho, Maribel Verdu, Carlos Bardem rol alıyor.

Düello
Japon sinemasının nev-i şahsına münhasır ustalarından Takashi Miike, ‘Düello’da (Sukiyaki Western Django), Japon usulü bir western denemesine soyunuyor. Beyazlardan Genji ve Kırmızılardan Heike fakir bir dağ kasabasında, efsanevi bir hazineyi ararken karşı karşıya geliyor. O sırada tanrı vergisi bir atıcılık yeteneği olan yalnız bir silâhşör de kasabaya gelmiştir. Filmde Quentin Tarantino da kısa bir rolde görünüyor.

 
 

User21