Perşembe, 24 Temmuz 2008
 
İngilizler yine hasta ama bu kez ruhları.... PDF Yazdır ePosta
Uğur Vardan - Radikal tarafından yazıldı   
Salı, 08 Nisan 2008 21:15

Fenerbahçe'nin bir İngiliz devini mağlup ettiği, Manchester'ın deplasmanda Roma'yı rahat geçtiği, Arsenal'le Liverpool'un Londra'da berabere kaldığı bir futbol haftasında sinema salonlarına da bir 'İngiliz sınıf mücadelesi' yakışırdı doğrusu (Lakin ayak topunun mucidi olmalarına rağmen söz konusu filmin fonuna sık sık tenis ve terimleri yansıyor). Evet, 'bitpazarına nur yağdırma' hamlelerinin sonuncusu olan 'Ölümcül Oyun' (Sleuth), 1972 tarihli bir filmin yeniden çevrimi. Joseph L. Mankiewicz imzalı bu klasik, Anthony Shaffer'ın oyununun, yine yazar tarafından kaleme alınan senaryosundan uyarlanmıştı. Filmin en önemli özelliklerinden biri de, İngiliz sinemasının yaşlı ve genç iki büyük yeteneği, Laurence Olivier ve Michael Caine'in karşılıklı döktürmesiydi.
Yıllar sonra İngilizler işte bu klasiğe yeniden göz atıyor. 'Bit pazarı' meselesine gelince; 'Get Carter', 'Alfie', 'Italian Job'... Bu üç filmi tek bir parantezde toplayan şey nedir? Sadece üçünün de başrolünde Michael Caine adına rastlamamız mı? Yok hayır, üçünün de günümüz sinemasında yeniden hatırlanılması ve tekrarlarının çekilmesi... Günümüzün 'Ölümcül Oyun'unda ise ilginç bir yön var, orijinal yapımda filmin genç karakterini canlandıran Caine'in bu kez yaşlı karaktere hayat vermesi...
Gelelim, 2000'lerin 'Ölümcül Oyunu'nu masaya yatırmaya... Başlarda 'Dâhi çocuk' unvanlarıyla el üstünde tutulan ama sonraları hızı kesilen Kenneth Branagh imzalı yeni versiyonda senaryoyu Harold Pinter kaleme almış. Nobel'li yazar, ilk yapımdaki az sayıdaki karakterli yapıyı daha da aza indirgemiş. Film, temelde bir sınıf mücadelesi. Bu mücadeleyi haklı kılan da 'bir kadın meselesi'. Çok ünlü bir yazar olan Andrew Wyke, karısını genç bir kuaför olan İtalyan asıllı Milo Tindle'a kaptırmıştır.

Yer ultra modern bir tapınak
Medeni bir İngiliz gibi davranıp, karısının âşığını evine davet eder ve meseleyi yüz yüze halletmeye çabalar. Aslında derdi, bir oyun oynamak ve bu oyunun tabii ki galibi olmaktır. Milo, evine adım attığından itibaren de yaşlı yazar tarafından aşağılanır. Sınıfsal özellikleriyle, kültürüyle, eğilimleriyle, tercihleriyle, zekâsıyla; kısacası her şeyiyle... Film (elbette oyun da) iki perdeden oluşur. İlkinde hamle sırası yazardadır, ikincisinde ise genç kuaförde. Sonralara doğru da karakterler arasındaki eşcinsel çağrışımlar su yüzüne çıkıyor.
Shaffer'ın oyunu, ikinci kez perdede hayat bulurken yalnızca karakterler bazında sadeleştirilmeye gidilmemiş, yazarın evi de bir anlamda yeniden inşa edilmiş. İkinci versiyonda, Wyke'ın evi ultra modern bir tapınak adeta. Her yanından yüksek teknoloji akıyor. Uzaktan kumandalarla bir duvar açılıp diğeri kapanıyor, çatıdan merdivenler iniyor, tek bir hareketle ev 'disko'ya dönüşüyor.
Peki ya başka farklar? Doğrusunu söylemek gerekirse Branagh'ın yönetmenliğinde Pinter'ın senaryosuyla çekilen günümüzün 'Ölümcül Oyun'u tıpkı Wyke'ın evi gibi. Kâğıt üzerinde muhteşem ama gerçekte soğuk ve sıkıcı. Kim bilir, bu yargının nedeni belki de kuşak özelliğidir. Çünkü ben radyoyla büyüyen bir nesle aitim. Dolayısıyla 'Ölümcül Oyun' tarzında o kadar çok 'Radyo tiyatrosu' dinledim ki; sinemada başka bir şey arıyorum galiba. Ya da şöyle söyleyeyim; tamam, böylesi bir tercihe hâlâ saygı gösterebilirim ama Branagh'ın yapıtında söze dökülmüş sınıfsal analizler (malum, içkiler bile sınıfınızı belirler) o kadar çok tekrar içeriyor ki, bir noktadan sonra 'Yeter artık' diyorsunuz. Hele ki öykü tek bir mekânda geçince, karakterlerin gevezelikleri de zamanla çekilmez oluyor. Haksızlık yapmak istemem, ortada elbette klas bir oyunculuk gösterisi var; Michael Caine ve Jude Law, tıpkı karakterleri gibi karşılıklı meydan okuma yarışına giriyorlar (gerçi Caine'i yenmek mümkün mü ama) da, yine de ortaya hissiyatı yüksek bir mücadele çıkmıyor.
Sonuç olarak biri mükemmel iki oyuncu ve İngiliz meseleleri hatrına 'Ölümcül Oyun'a göz atabilirsiniz... Meraklısına da benzer özelliklere sahip 1982 yapımı 'Deathtrap'i önerebilirim. Sidney Lumet imzalı bu klasikte de yine Michael Caine, 'rahmetli' Christopher Reeve'yle döktürüyordu (Film Iva Levin'in Broadway'de sahneye koyduğu oyunundan yapılan bir uyarlamaydı).

Bir nevi 'oynat Uğurcum'
Amerikan başkanlarına yönelik suikastlardan sıkılmayanlara seslenen 'Bakış Açısı', hikâyesiyle değil aynı olayı sekiz kez anlatan kurgusal oyunlarıyla dikkat çekiyor

Filmin kadrosunda geçen yıl 'En iyi erkek'te Oscar alan Forest Whitaker da var.

Amerikan Başkanı Asthon, İspanya'nın Salamanca kentinde düzenlenen zirvede Arap ülkeleriyle masaya oturacak ve dünya barışı için daha ciddi adımlar atacaktır. Ne var ki başkana yapılan bir suikast ortalığı karıştırır. Daha çok televizyon filmleri çeken ingiliz yönetmen Pete Travis'in imzasını taşıyan 'Bakış Açısı' (Vantage Point) sakız gibi çiğnenmiş çok çok klişe bir konuya, görsel farklılıklarla yaklaşmaya çalışmış.
Amerikan başkanlarına yapılan suikastleri defalarca izledik; onları korumaya çalışan 'fedai'leri de. Film, öyküsünü bu iki ana figür üzerinden inşa etmeye çalışırken, tıpkı Kurosawa'nın 'Rashomon'u gibi olayları karakterlerinin bakış açısından defalarca anlatmayı denemiş. Ama tabii ki ortaya 'Rashomon' gibi bir klasik çıkmamış. Üstelik Kurosawa'nın derdi ahlakiydi, filminki ise 'mesleki'... Yönetmen, ne kadar fazla görsel karmaşa yaratırsam o kadar başarılı olurum demiş. Ama bu başarı da tartışmalı olmuş.

İyi ama düşman kim?
Bir kere film öykü düzeyinde saçma sapan. Düşmanlar kim, belli değil. Birtakım adamlar başkanı kaçırmak istiyorlar ama niçin, orasını boş verin. El Kaide'ci değiller, ETA'dan değiller, o değiller, bu değiller ama yine de Amerika'ya takıklar (bu aslında normal sayılabilir). Sonra adım başı bir ihanet izliyoruz. İspanyol polisi ihanet içinde, FBI ihanet içinde... Üstüne üstlük başkanın yakın çevresi de "Fas'ı terörist barındırdığı için bombalayalım" diye bastırıyor.
Tamam, günümüzde hikâye önemli değil, iyi bir görsellik bir filmi kurtarabilir, hatta yüceltebilir ama yine de 'Bakış Açısı', bütün göz boyamalarına rağmen vasatın üzerine çıkamıyor. Popülür kültürümüze 'Oynat Uğurcum' olarak giren mantığın, öykülü uzantısı olarak nitelemek mümkün filmi. Ayrıca yönetmen Travis'in en büyük kozlarından biri olarak sahaya sürülen araba takip sahneleri ise evet heyecanlı ama burada da şöyle bir durum var; olayın geçtiği yer Salamanca; sanırsınız ki burası İspanya'da trafiğin en yoğun olduğu yer. Geç geç araba bitmiyor, üstelik de Amerikan başkanına suikast yapıldığı bir ortamda.
Neyse, aynı olayı geriye sarıp saat 12.00 civarından suikastin gerçekleştirildiği 12.23'e kadar olan süreyi farklı bakış açılarıyla karşımıza getiren filmin, yine de tutarlı bir yanı var; tıpkı Clint Eastwood'lu 'In the Line of Fire' ya da Michael Douglas'lı 'The Sentinel' gibi, Dennis Qunid'ın canlandırdığı Thomas Barnes karakteri vasıtasıyla yaşlı korumalara şefkat gösteriyor ve 'İhtiyarlara hâlâ yer var' demeye getiriyor.
Oyuncu kadrosunda Dennis Quaid, William Hurt, Forest Whitaker, Matthew Fox, Sigourney Weaver gibi Amerikalı yıldızların yanı sıra Eduardo Noriega ('Novo' ve 'Lobo'dan hatırlıyoruz), Said Taghmaoui ('La Haine'den hatırlıyoruz), Ayelet Zurer ('Münih'ten hatırlıyoruz) gibi Avrupa kökenli oyuncular da yer alıyor.
Sonuçta 'Bakış Açısı'nı görselliği, hikâyeye tercih edenlere tavsiye ederiz. Çünkü sinemaya böyle bakanların bakış açılarına uygun bir film karşımızdaki.

Alman usulü 'Maç Sayısı'
Filmin mutsuz çiftini Stefanie von Pfetten ve Til Schweiger canlandırıyor.

Yükselme hırsıyla dolu Eddie Shneider, patronunun kızı Judy'ye evlenmek üzeredir. Bu, Eddie için aşktan öte bir sınıf atlama vesilesidir. Eski çaplıklıklarına devam eden ve Judy'yı sık sık aldatan Eddie'nin planları, işteki en yakın arkadaşı Angelina'ya, 'müstakbel' kayınpederi Anthony'nin tecavüz etmesiyle bozulur. İş mahkemeye akseder ve Eddie, davada tanıklık etmek durumundadır. Ne var ki, Anthony'nin kendisini tehdit etmesiyle aski yönde görüş bildirir ve iş iyice çığırından çıkar.
Alman sermayesiyle, bazı bölümleri ABD'de çekilen ve öyküsünü New York'a kuran film, tuhaf bir tada sahip. Ucuz üçüncü sınıf trükleriyle dolu olan 'İkili Oyun' (One Way), Reto Salimbehi'nin anlatımıyla bütün klişelerine rağmen yağ gibi kayıp gidiyor ve süresi olan 116 dakika boyunca hiç sıkılmıyorsunuz. Başka (aynı zamanda filmin yapımcısı) ana karakter Eddie'yi canlandıran Til Schweiger'ın kötü oyunu olmak üzere, inandırıcılıktan uzak performanslar da, filme 'özel' bir hava katıyor. 'Yeşil Yol'un devi Michael Clarke Duncan, yine iyilerin yanında bir rolle karşımıza kısa sürede de olsa gelirken, filmin uluslararası tek ismi olarak göze çarpıyor. Hikâyedeki en iyi performans da Nuri Alço'vari yapısıyla filmin en kötü adamı olan Anthony Birk'ü canlandıran Kanadalı oyuncu Sebastien Roberts'tan geliyor. Bu tür filmlerin has ismi Eric Roberts da, sonlara doğru boy gösteriyor.

Bir küçücük Pollyanna'cık...
Filmde Mehmet Ali Nuhoğlu ve İpek Değer başrollerde.

Biri adeta Pollyanna, diğeri de hiçbir şeyden hoşnut olmayan bir karamsar. İkisinin de çocuklukları kötü geçmiş. Tesadüfler sonucu bir araya geliyorlar ve nihayetinde birbirlerine ilgi duyuyorlar. Ela Alyamaç'ın ilk uzun metrajlı çalışması 'Peri Tozu', ismini ve ruhunu iyimser karakteri İpek'ten alıyor. Travmatik geçmişine rağmen her koşulda pozitif bir enerji saçan İpek, 'suratsız' Cem'e de umut ve hayat aşılıyor.
Her şeyiyle fazla naif bir çalışma olan 'Peri Tozu', derdini iyi anlatıyor da derdi dert mi orası tartışılır. Pek bir sınıfsal kaygıları olmayan iyi aile çocukları, hayattan bir tek mutluluk bekliyorlar, o da nihayetinde kapılarını çalıyor. Filmin bence erkek karakterine bakışında bir problem var; Cem, öykünün başında kız arkadaşının ısrarlarıyla evlenme teklifini kabul ediyor ama sonradan da kıza yapmadığını bırakmıyor. Peki ama bu kadar kafası karışık bir adamı, film niye yüceltiyor; üstelik kamera arkasında bir kadın yönetmen varken... Ve yine üstüne üstlük, Cem karakteri bizim 80 öncesi sosyal içerikli Türk filmlerinden çıkmışa benziyor. Tek erdemi suratsızlığı olan bu adamlar, o eski filmlerde sessiz durup sadece bakışlarıyla gizem yaparlardı. Ayrıca öykünün naifliğine eyvallah da, ana karakterlerin şehirlerarası yolda giderlerken bir mola sırasında karşılaşmaları, olasılık hesapları açısından mantığı bir hayli zorluyor. Bir de sütyenli sevişme sahneleri, öngösterim sırasında biz eleştirmenlere şunu hatırlattı: Türk sinemasının hâlâ sınırları belli.

Teknik açıdan problem yok

Oyunculuklara gelince, İpek Değer filmin iyimser havasına damgasını vuruyor. Mehmet Ali Nuroğlu ise karakterinin çıkmazlarının kurbanı olmuş sanki. Ayrıca film boyunca giydiği tişörtlerle bizim Muhsin Akgün'ü fazlasıyla hatırlatıyor. Sonuç olarak içerik açısından tatmin edici bir çalışma olmasa da teknik açıdan anlatım sorunları barındırmayan 'Peri Tozu', hayata pempe gözlüklerle bakmak isteyenlere tavsiye edilir. Yönetmen Alyamaç'ın 'İleride daha iyi işleri imza atması umudumuzla', diye bitirelim...

Radikal

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
Yorum yaz
Adýnýz:
E-posta:
 
Web Sayfas1:
Baţlýk:
UBB Kodu:
[b] [i] [u] [url] [quote] [code] [img] 
 
 
:angry::0:confused::cheer:B):evil::silly::dry::lol::kiss::D:pinch:
:(:shock::X:side::):P:unsure::woohoo::huh::whistle:;):s
:!::?::idea::arrow:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.23 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( Cuma, 18 Nisan 2008 15:18 )
 
 
Uğur Vardan - Radikal
Uğur Vardan - Radikal
Atilla Dorsay - Sabah
Atilla Dorsay - Sabah
Nihal B. Karaca - Zaman
Nihal B. Karaca - Zaman
Ali Murat Güven - Yeni Şafak
Ali Murat Güven - Yeni Şafak
Arzu Dedeoğlu - Milliyet
Arzu Dedeoğlu - Milliyet
Cüneyt Cebenoyan - Birgün
Cüneyt Cebenoyan - Birgün
Uğur Kutay - Birgün
Uğur Kutay - Birgün