Cuma, 29 Ağustos 2008
 
'Erkek kral'ın erkek oğlu olmayınca... PDF Yazdır ePosta
Uğur Vardan - Radikal tarafından yazıldı   
Pazartesi, 26 Mayıs 2008 10:25
Kraliçe erkek çocuk doğurmadığı için derdine dermanı başka kadınlarda arayan Kral VIII. Henry’yle Boleyn ailesinin iki kızı Anne ve Mary arasındaki ilişkiyi anlatan ‘Boleyn Kızı’, dizi havasında ilerlese de anlatmak istediklerini seyircisine geçirmeyi başarıyor


Tarihi, olduğu yerinde mi bırakacağız yoksa yorumlayıp yeniden mi harmanlayacağız?.. ‘Resmi tarih’, malum itici bir kavram. Hele ki mağdurlar açısından bakılırsa... Lakin meseleyi beyazperde düzleminde düşündüğümüzde işin içine modernizasyon katma çabaları, bazen etkiyi kaybettiriyor. Mesela son dönem örneklerinden ‘Marie Antoinette’i ele alalım; Sofia Coppola, bu tarihsel figürü aklı fikri giyim kuşam ve de oynaşta olan bir zamane kızı gibi (kraliçe ve çevresine, bu film itibarıyla ‘Umutsuz Saraykadınları’ da diyebilirdik) sunmuş, hatta kahramanı filmde, kendisine ait ‘Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler’ sözüne ilişkin de magazin programları ağzıyla bir açıklama getirmişti: “Yok canım, hiç öyle şey der miyim, söylenti bunlar”. Sofia Coppola, fena filmler çekmedi ama ‘Marie Antoinette’de yapmaya çalıştığını zaten Mel Brooks, ZAZ ekolü ya da Wayans kardeşler (biraz fazla sulu olsa da) yıllardır yapıyordu. İşi biraz entelektüelize etmek, durumu kurtarır mı, ya da Coppola’yı önemsiyorsak, diğerlerine niye ‘tu kaka’ diyoruz? Bütün bunlar tabii ki sinemaya bakışa ilişkin genel meseleler.

Tarihi ‘popüler’ okumak
Öte yandan bu hafta gösterime giren ‘Boleyn Kızı’ (The Other Boleyn Girl) da aslında benzer problemlerin esiri bir çalışma. Film, çok satan tarihsel romanların yazarı Phillippa Gregory’nin kitabından sinemaya uyarlanmış. Roman piyasaya çıktığında tarihçiler, gerçek bir karakter olan Anne Boleyn’in kızkardeşi Mary üzerine kurulu bu hikâyenin, tamamen ‘duygusal ve kurgusal’ olduğunu iddia ederek Gregory’yi hedef tahtası haline getirmişler. Bu tartışmalar, resmi ve gayriresmi tarihin dışında bir de şimdiki zamandan bakılarak yaratılan ve kalemin sahibine, ciddi gelir getiren bir popüler tarihin olduğunu gösteriyor. Nitekim ‘Da Vinci Şifresi’ de benzer bir mantığın ürünü değil miydi?
Gregory’nin, senaryosunu ‘The Quenn’in de senaristi olan Peter Morgan’la birlikte yazdığı ‘Boleyn Kızı’, bence yine de kısıtlı da olsa belli bir kültürel hizmet sağlayan filmlerden. Tamam, ana karakterlerden biri kurgusal olabilir ama film tarihin akışını değiştirmiyor, üstüne üstlük hafıza tazelettiriyor. Zaten sinemanın da varolduğu zamandan beri en temel görevlerinden biri bu değil mi? Okuma konusunda tembelliği meşhur olan zamane insanına, tarihi ya da edebiyatı özetleştirerek (ve de görselleştirerek) sunmak...

Hâlâ ilgi gören bir hikâye

Film, Tudor hanedanının en önemli temsilcisi olan VIII. Henry döneminde geçiyor. Kral, kendisine bir türlü erkek evlat veremeyen İspanyol kökenli Katherine’le problemler yaşıyor. Norfolk Dükü Thomas Howard ise kardeşi Sir Thomas Boleyn’in kızı Anne’in krala bir erkek çocuk doğurabileceğini düşünüyor ve bir nevi çöpçatanlığa soyunuyor. Ne var ki Boleyn’lerin arazisinde verilen av partisinde yaralanan Kral, ailenin diğer kızı Mary’yi fark ediyor ve fikrini değiştiriyor. Henry’nin gazabından korkan aile, ‘Boynumuz kıldan ince’ diyerek Kral’ın seçimine saygı gösteriyor. Ne var ki daha sonra dengeler bozuluyor ve Mary’den sıkılan Henry, yeniden Anne’e ilgi gösteriyor. Anne ise kıskançlık duygularıyla karışık hem kız kardeşini, hem de Katherine’i saraydan uzaklaştırma önkoşuluyla ‘izdivac’a ‘Evet’ diyor. Lakin bir erkek çocuk doğuramayınca, bu kez kendisi Katherine’in durumuna düşüyor.
Sonu kötü biten bir hikâye Anne’in serüveni. Üstelik böyle bir öykünün varlığını ben ta ilkokul yıllarında Türkiye’de vizyona giren ‘Bin Günlük Mutluluk’ adlı filmden hayal meyal hatırlıyorum. Richard Burton, Genevieve Bujold ve Irene Papas gibi oyuncuların yer aldığı Charles Jarrot imzalı bu yapım 1973’te uğramıştı ülkemize. Aradan geçmiş 35 yıl (ki filmin çevrim tarihi 1969). Hâlâ aynı hikâye insanların ilgisini çekiyorsa, vardır bir kerameti demek lazım. Ama galiba bu yeni dönemin filmini, belki de bu sezon izlediğimiz Shekhar Kapur’un ‘Elizabeth: Altın Çağ’ıyla birlikte ele almak, bir ‘puzzle’ın eksik parçasını tamamlamak anlamına da gelecek. Tesadüf eseri, ‘Boleyn Kızı’nı izledikten bir gün sonra ‘Elizabeth’i de izledim. Biliyorsunuz, ‘İngiltere’nin bakire kraliçesi’ unvanlı Elizabeth, Anne Boleyn’in kızıydı. Kapur’un filmiyle ‘Boleyn Kızı’ karşılaştırıldığında kral olmakla kraliçe olmak arasındaki çizgi de netleşiyor. ‘Erkek çocuk doğurmuyorlar’ bahanesiyle önüne geleni idam sehpasına yollayan VIII. Henry, sonuçta göz koyduğunu yatağına alıyor, oysa yıllar sonra kızı Elizabeth (ki tarihi olgulara değil, Kapur’un filmine bakarak söylüyorum), tahtını neredeyse bir erkek gibi koruyup güçlü İspanyol donanmasına karşı zafer kazanırken özel hayatında ‘namuslu’ bir kadın olmaktan öteye gidemiyor. Ki ilgi duyduğu Sir Walter Raleigh’e açılmakta zorlanıyor, bir hükmeden bile olsa, babasının uçkur düşkünlüğünün yanında konumu itibarıyla aşkını ifadeden yoksun bir noktaya savruluyor ve nihayetinde sevdiğini nedimesine kaptırıyor.
Peki ‘Boleyn Kızı’nın değerini anlamak ya da tarihsel açıdan nereye oturduğunu görmek için muhakkak ‘Elizabeth: Altın Çağ’ın izlenmesi mi gerekiyor? Değil elbet, her film değerini kendi başına bulur. BBC adına çektiği ‘Bleak House’ dizisiyle tanınan Justin Chadwick imzalı ‘Boleyn Kızı’, belki ‘soup-opera’ tarzında ilerliyor ve tarihsel akışta derinleşemeden hedefine varmak istiyor ama yine de bana kalırsa söylemek istediğini söylüyor.

‘Yaprak Dökümü’ tadında
Kadroda bulunan Natalie Portman, Scarlett Johannson ve Eric Bana gibi isimlerin daha çok gişeye yönelik bir tercihin nedeni olduğu açık. Portman bana nedense hep ‘Leon’daki o küçük kız halini hatırlatıyor ve bir türlü olgun bir kadına dönüşemediğini düşünüyorum. Dolayısıyla Anne Boleyn rolü için de pek oturmamış gibi geldi. İki Woody Allen filmi ‘Match Point’ ve ‘Scoop’la yeterince İngilizleşen Scarlett Johannson, ‘Boleyn Kızı’nda bir kez daha Britanya topraklarında boy gösteriyor. Güzel oyuncunun, tarihsel kostümler içinde zaman zaman ‘İnci Küpeli Kız’daki çerçeveleri akla getirdiğini söylemeliyim. Eric Bana ise Henry’de üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getiriyor.
‘Vahşi Zarafet’ten de hatırladığımız Eddie Redmayne, ‘Elizabeth’ten sonra bir kez daha bu tarihsel dramada karşımıza çıkarken Kristin Scott Thomas iyi ama rolü fazla kısaymış gibi geldi. David Morrisey ise çok iyi bir ‘kötü adam’ olmuş.
Sonuç olarak bizim ‘Yaprak Dökümü’ dizisi gibi başına gelmeyen şeyin kalmadığı bir aileyi anlatan bu kostümlü dramayı her şeye rağmen izleyin derim... Son bir not da meraklısına; aynı romanın, yönetmenliğini Phillippa Lowthorpe’un yaptığı, 2003 tarihli bir de TV filmi varmış.
 

Our valuable member Uğur Vardan - Radikal has been with us since Salı, 08 Nisan 2008.

Show Other Articles Of This Author

User21